<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Aydin Uclar - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://www.aydinuclar.com/</link>
		<description><![CDATA[Aydin Uclar - http://www.aydinuclar.com]]></description>
		<pubDate>Sat, 31 Jul 2010 04:25:18 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[YALÇIN KÜÇÜK ÇOK KIZGIN]]></title>
			<link>http://www.aydinuclar.com/Thread-YALCIN-KUCUK-COK-KIZGIN</link>
			<pubDate>Fri, 30 Jul 2010 11:48:06 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.aydinuclar.com/Thread-YALCIN-KUCUK-COK-KIZGIN</guid>
			<description><![CDATA[Prof. Dr. Yalçın Küçük'e Dörtyol'da PKK saldırısı sonrası yaşanan olayları ve 102 asker hakkında verilen yakalama kararını sorduk.<br />
<br />
İşte Yalçın Küçük'ün değerlendirmesi:<br />
<br />
Burada kısaca bazı tespitler yapmak durumundayım. Bir defa ne yazık ki Türkiye matbuat ve televizyonlarında bu taraf ihmal ediliyor. Ne taraf ihmal ediliyor bilim, politika, gazetecilik hepsi bir ilişkileri tespit etme işidir. Hangi ilişki çok önemlidir, hangi korelasyonu kurabiliriz burada? Çok basit bir korelasyon var gözümüzü böyle tırmalıyor. Nedir o Suriye lideri Beşer Esad’ın artık Türkiye arabulucu olma gücünü şansını yitirdi dediği zaman ile bu bölgede ki PKK eylemlerinin birden bire ortaya çıktığını görüyoruz. Bunu ihmal edemeyiz, ne demek, ne biçim bir matbuat Dörtyol ile bundan kısa bir süre önce İskenderun da deniz kuvvetlerine yapılan bir taarruz vardı. Arada herhalde iki aylık zaman vardır; ama İskenderun Deniz Kuvvetlerine yapılan saldırı ile Dörtyol daki saldırı arasındaki yürüyerek de yirmi beş dakikada gidebilirsiniz en fazla otomobille on dakikadır. İskenderun ile öbürü iç içedir. Demek ki Beşar Esad’ın “Türkiye artık arabulucu değil” dediği zamanla ve bir Yahudi kökenli Amerikalı eski bir senatör yeni arabulucu aradığı sırada orada, yani İskenderun Sancağı diye bilinen yerde, eylemler başlamış oluyor. Dörtyol, İskenderun Osmaniye’yi birbirinden ayırt edemeyiz. Önemli olan budur, bunu görmeyen Türkiye kör bir Türkiye’dir, birinci nokta budur bunu açıkça tespit etmemiz lazım.<br />
<br />
SURİYE'YE GİDİYORLAR<br />
<br />
Daha neyi tespit etmemiz lazım İskenderun da ki Deniz Kuvvetlerine saldırıdan sonra basın, orada bu saldırıyı yapanların yukarıya doğru Amanosa gitti Amanosdan Bitişik köyüne geçtiler. Bunu da haberlerden biliyoruz ahmaklar bununda farkında değiller. Bitişik köyü ile Abacılı köyü karşı karşıyadır. Bitişik köyü ile Abacılı köyünün arkası ise Suriye’dir. Dolayısıyla eğer Dörtyol ve İskenderun daki eylemlerden sonra Amanos dağlarına Gâvur dağlarına çıkabildilerse oradan Suriye’ye gidiyorlar demektir. Başka bir yere gitme imkânı yoktur. Nitekim bir süre önce açılım koordinatörü olduğunu söyleyen Beşir Atalay “o dağları temizleyin diye” komutanlara yalvarmıştır. Önemli olan nokta o dağlara yerleştilerse çok kısa bir dönemde İskenderun Dörtyol ve Osmaniye de arka arkaya eylemler yapılmıştır. Bu bölgeye ki bu bölgeye Türk tarihin de biz İskenderun Sancağı deriz. Hatay adı çok tartışmalı bir addır İskenderun Sancağı deriz. Eğer Kürtler silahlı mücadelesini Hakkâri bölgesinden sonra buraya da yerleştirebiliyorsa bu yepyeni bir durumdur, burada sadece işaret ediyorum. Nedir yepyeni bir durum? Herkes Yalçın Küçük de dâhil daha doğrusu öncelikle Yalçın Küçük hangi soru sorulursa sorulsun daha önceki cevapları ve tespitleriyle hareket etmek durumundadır ve ben hep öyle yaparım. Ben 1998 de Abdullah Öcalan Suriye den çıkarıldığı zaman ; “bu Türkiye için değildir” dedim. Tabi kendimi abartmayım Fransızlar da böyle yazdılar. Le Monde Diplomatique de bunu yazdı. Le Monde Diplomatique bana 1998-99 da düşündürdü. Bu dedi “Suriye İsrail barışı için yapıldı.” Peki, niye Türkler'in çok istediği Abdullah Öcalan oradan çıktı o çok önemli değil önemli olan tarafı şuydu: "İsrail ile kucak kucağa oturan Türkiye, Suriye-İsrail barışını istemiyordu". Bana bu kadar antagonistik düşman olan bir ülke ile siz "Ey benim ortağım ey benim kucak kucağa yaşadığım İsrail bunlarla barış yapamazsınız" dedi. Onun için Abdullah Öcalan'ı oradan çıkartılar.<br />
<br />
Peki, barışın unsurları neydi çok basit bir barıştı. İsrail Golan tepelerini, Suriye den aldığı tek yer olan Golan yaylalarını, Golan pınarlarını şimdi hatırlayacaksınız Tayyip Erdoğan diye birisi var kendisine herkese canı sıkıldığı zaman arabulucu oluyor kaç defa İsrail Golan tepelerini Suriye’ye vereceğini bize söyledi dedi. Bakın gidin herhangi bir yere Golan tepelerini bulursunuz. İsrail’in asla Golan tepelerini vermeye niyeti yoktur. Tayyip Erdoğan’ın kendi kendine de gelin güvey olması burada da bitmiştir. Burayı bitiriyorum demek ki Beşar Esad’ın ve Suriye’nin Tayyip Erdoğan ile arabuluculuk oynaması veya ondan bir barış oynaması bitmiştir.<br />
<br />
DÖRTYOL'UN ÖNEMİ<br />
<br />
Önümde çeşitli yerlerde çıkmış olan gazete internet haberlerinden bir tanesi var onu da sizlere okursam mesele bitmiş oluyor. O da şudur; İsrail de önemli bir üniversite Bar Ilan Üniversitesidir. Washington da önemli bir üniversite ki Amerikan Dışişleri bakanlığıyla istihbarat örgütleriyle iç içe olduğu bilinir bende öyle bilirim, Georgetown üniversitesinden dört profesör dördü de İbrani bir kısmı İsrailli tabi çok açık olarak Netenyahu'ya bir mektup yazdılar. Bu artık dünya matbuatında ve İsrail matbuatında var. O mektup da dediği çok yakın bu eylemlerin olduğu sırada İskenderun Sancağı ki tabir budur, İskenderun kazası Antakya kazası ve Kırıkhan kazasından ibarettir. 1921 anlaşmasıyla Fransız Ankara anlaşmasıyla Suriye’ye bırakılmıştır. Sancak 1938–1939 un sonuna kadar Suriye ile Fransa arasında gidip gelirdi. Ben doğduğum zaman ben oralarda doğdum Fransızlara bağlı otonomdu, dolayısıyla bu vesileyle söylemiş oluyorum dünyaya Fransız yurttaşı olarak geldim. Şimdi de tesadüf Hatay’ın bu dönemi yazmak yazıyordum ki çok daha aktif oldu ve ben de bilgilerimi bu sırada yapmış olduğum araştırmada tazelemiş oldum. Biliyorsunuz benim Türk tarihi ile ilgili yeni açıklamalarım vardı, ilk kurşunun da İzmir de değil Dörtyol da, şimdi açıklıyorum Özelli de yani bu eylemlerin olduğu yerde. Özelli Türk tarihinin önemli çok kahraman küçük yörelerinden bir tanesidir. <br />
<br />
İsrailli profesörler Netenyahu’ya mektup yazarak şu anda eylem yapılan bölgenin Suriye'ye verilmesini istedi. İsrailli profesörler, “bırak artık tepeleri” dediler. <br />
<br />
İskenderun sancağı tabir budur, bende o tabiri kullanıyorum, Hatay çok tartışmalı bir isimdir. Yeni çalışmalarımda görülecektir. İskenderun sancağı Antakya Kırıkhan İskenderun’dan ibaret. “Suriye’nin olması lazım diyor” işte tam bunların olduğu sırada bu bölgede çok ciddi bir silahlı Kürt hareketliliği görülüyoruz, benim tespitim bu. Buradan sonra Kırıkhan’a geçmesinden kaygılanırım, çünkü Amanos dağlarında Kürtler azdır esas itibariyle Türkmen’dir yavaş yavaş oralarda yerleşmiş oluyorlar, fakat Kırıkhan İskenderun sancağının üçüncü kazası merkez kaza İskenderun’du sancak denir Osmanlıda Halep e bağlıydı Halep in limanıdır. 1938-39 dan sonra Türkiye’ye geçmiştir. Bunları yazıyoruz tekrar tekrar yazacağız.<br />
<br />
YALAN HABERLER YAYIYORLAR<br />
<br />
Dolayısıyla bu meselenin çıktığı anda hem İsrail de hem Suriye de bu var. Benim bu söylediklerimden doğrudan doğruya Suriye ile PKK arasında eski yakınlığın yeniden doğduğu sonucu çıkmamalı, benim böyle bir bilgim yok. Benim bilgim Türk matbuatının en büyükleri başta olmak üzere devamlı yalan haber yaydıkları merkezindedir. Dolayısıyla tam bu eylemlerin olduğu sırada Beşar Esad’ın dört yüz PKKlı'yı tutuklattığına dair Türkiye’nin en büyük gazete ve televizyonlarında haberler çıkmıştır. Kürt internetlerine baktığımızda ise bunun gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Kürt internetleri yarım PKKlı’nın bile tutuklanmadığını yazmamdadırlar. Ne yazık ki bu yazılanlara itibar etmek durumundayız. Öyleyse bu öyle çok basit bir iş değildir. Gaflet içinde olanların bunu “Amanosları temizleyin paşam” demesiyle geçiştirmeyiz. Yani gaflet içinde derken Atalay’a demiyorum bunu bu kadar basit basına matbuata söylüyorum. Ülke de bu kadar bilgisizlik bu kadar tarihten uzak nerdeyiz İskenderun arkasından Dörtyol bunları birbirinden ayırt edemezsiniz.<br />
<br />
Zamanınızı almak istemiyorum benim aile tarihimde de ayırt edemezsiniz onları. Arkasından Osmaniye’de de var. Bunlar olurken hiçbir şey yok bir Suriye ile PKK yakınlaşmasını düşünmemek çok büyük bir gaflettir, gafleti genel olarak söylüyorum. Gaflet ve delalettir. Bu önemli bir iştir buralara gelmesi önemli. Benim söyleyeceğim daha da önemlisi onunla asıl sorunuza geçebiliriz.<br />
<br />
İç savaş nedir? İç savaş şudur; bir devletin otoritesi her yerde geçmiyorsa, bir coğrafyanın belirli bölgesinde geçmiyorsa ona biz iç savaş deriz, iç savaşın kanla şunla bunla hiçbir ilgisi yoktur. Peki, biz ne gördük dün şunu gördük biz o gördüğünüzü bende hatırlatayım. Bir korgeneral, o korgeneral hakkında güya Türkiye Cumhuriyetinde ne gördük dün bugün büyük gazetelerde öyle dediğini gördük. Aranan komutan ve bakan bu bir iç savaş halidir; çünkü güya güya demeye mecburuz Türkiye de bir mahkeme bir subayımız için yakalama emri çıkarmıştır. Bu emir biliniyor kendiside söylüyor. Çetin Paşa hazretlerini kim yakaladı kim gördüyse o yakaladı. Hangi polis gördüyse o yakaladı değil mi ona özel bir polis gitmedi. Şimdi Nejat Paşa hazretlerinin oradayken gayet terbiyeli bir göreve gidiyor çok sakin çok bayıldım aydın tipli generalimiz ha orda kim var Emniyet Müdürü var, Emniyet Genel Müdürü var hadi yakala, onunda başında Beşir Atalay var içişleri yakalayacaksın yakalayamıyorsan gücün yetmiyor demektir. Senin devlet otoriten senin mahkeme kararın yetmiyor demektir. Hem tokalaşıyorsun neden Çetin Paşa ya yaptığını orada yapamıyorsun? Buna tarihte iç savaş hali denir. Sakın yanlış anlaşılmasın temennim o noktada değildir. Sizi yakalayacaklar “biz ülkemizi seviyoruz” demiştir Nejat Paşa hazretleri.<br />
<br />
İÇ SAVAŞ VAR<br />
<br />
Ama bunu da tarihe tespit etmek durumundayız. Siz bir mahkeme kararı alıyorsunuz demek ki aldığınız mahkeme kararının meşruiyetine hukukiliğine devlet kararı olduğuna inanmıyorsunuz. Paşa orada etrafı polislerle dolu, hadi alın. Evet, bu meselenin önemli tarafı ikidir demek ki devlet bitmek üzerdir, savaş başlamıştır bu iç savaşın tarifidir. Her yerde onu söyleriz biz ilk defa değil. 1960 lı yılların sonunda başbakan Demirel “Ortadoğu Teknik Üniversitesi'ne giremiyorum oraya polisi sokamıyorum alamıyorum, iç savaş var" demişti, doğru bir tabir. Öyle iç savaşın kanla bunla şunla birtakım asmuk solcuların söylediği gibi alakası yoktur. İç savaş devlet otoritesinin bölündüğü, belirli coğrafyalarda olmadığı yerdir.<br />
<br />
Aynı şekilde eğer sen bazı şeyleri yapamıyorsan iç savaş vardır. Ama bu İskenderun ‘a kadar gelmiştir birinci olarak söyleyeceğim budur. İskenderun meselesi bilhassa yeni çatışma alanı mı olacak bu çok ciddi bir durumdur. Bunu böyle istiyorum temizleyin gücün yetiyorsa, önce paşayı al temizleyin bakalım gücünüz yetiyorsa. Bu üçüncü eylemdir ben size tarihini coğrafyasını anlattım daha fazlasını da anlatırım oraları bilirim. Arkasından bitişik köyüne gittiler deniyor çıktılar deniyor Bitişik köyü ile Abacılı köyü karşı karşıyadır ve o tepeyi aştığınız zaman Suriye ye gidersiniz bu kadar basittir. Demek ki bu eylemlerin ne Suriye’yi itham ediyorum ne başkasını itham ediyorum ben bilgi veriyorum size. Ve tekrar tekrar söylüyorum İsrail’in İskenderun sancağının bu günkü tabirle Hatay vilayetinin İsrail profesörlerinin “başbakana mektup yazarak aklını başına al buranın Suriye ye iadesi için harekete geç” dedikleri zamanda bu eylemler olmuştur. Bu önemlidir bunu söylemiş oluyoruz başka bir söylediğimiz nokta yok.<br />
<br />
Ne demektir bu bir takım ahmaklara İsrail diyor ki Beşer Esad ‘a “benden Golan tepelerini istemeyin, oralar ıslak yeşil biz severiz oraları, yerleştik de oralara. Buyur ben size İskenderun sancağını veriyorum. Tayyip Erdoğan Türkiye’yi bu noktaya getirdi.<br />
<br />
102 KOMUTANA YAKALAMA KARARI<br />
<br />
Evet, bütün matbuat yaşla bağlantısını kurdu ben YAŞla bağlantısının çok önemli olduğu düşüncesinde değilim. Daha ciddidir bir defa YAŞ dan daha önemli başka bir boyutu var onu da önemsemiyorum. Ama zannediyorum OdaTV ye de söylemiş oluyorum ben son zamanlarda rahatsızdım konuşamadım ama pek çok arkadaşım biliyor. Son gelişmelerden sonra AKP bu rakamı verdim ben yirmi beş görevde ki tümgenerali tutuklamazsa yarattığı korku bulutları kayboluyordu kaybolur. Eğer tekrar bir korku bulutu yaratmak istiyorsa en az yirmi beş tane en az tüm general rütbesinde ve hepsi muvazzaf yani görevinde olan subayımızı tutuklamak zorundadır bunu söylerken temenni etmiyorum ben, ben fiziksel bakıyorum. Yirmi yedi tanesini yakalama kararı aldılar. Bunu ardında büyük neden referandumu büyük bir baskıyla büyük bir korku bulutu altında yapmak meselesidir. İşte ben yeniyorum orduyu. Yirmi altı yirmi yedi nasıl acı çekiyorum bilemezsiniz. Bitmiş bir basın, bitmiş bir üniversite işte asıl AKP Türkiye’yi tarih bilincinden, kendi kökünden, kendi tarihinden koparmak için iktidara gelmiştir. Ne demek istiyorum ben 1920 de payitaht, Osmanlı Payitahtı İstanbul İngilizler tarafından işgal edildi ancak o zaman İngilizler bu sayıda değil bunun yüzde biri kadar Türk subayını esir almadılar. Bu tarihimizde Türkiye ve Osmanlı tarihin de aynı anda kim oldukları bilinmeyen adı Davut soyadı Bedir Davut Bedir Mahkemesi tarafından Türk ordusunun görevde ki tüm general ve yüksek rütbeli subaylarının yüzde onunun tutuklandığı bir tarihtir bu. Eğer emekli olanları da birlikte düşünecek olursak muvazzaf subayların generallerin nerdeyse üçte biri veya dörtte biri tutuklanmıştır.Bunu yüksek askeri şuradaki terfilerle izah edemeyiz. Bu başka bir şeydir.<br />
<br />
Tekrar dönecek olursak kendi söylediklerimle dönecek olursam Hilmi Paşa genelkurmay başkanı oldu, 3 Kasım 2002 de genel seçim oldu, onları da tespit ettim. Türkiye tarihinde ilk defa bir genelkurmay başkanı oyunu verdi, oy günü Amerika ‘ya gitti. Ben o vesile ile ısrarla kitaplarımda da söyledim açıklayım AKP, Türk ordusunun yüksek komutanlarının 35 yıldır en çok istediği ekiptir, hareket noktası budur. Şimdi başka bir nokta daha çıkıyor Engin Paşa hazretlerinin eşi Nevin Hanım diyor ki "ordu bize darbe yaptı”, bunu burada tespit etmek durumundayız, bunu yok sayamayız.<br />
<br />
Ben OdaTV de kaç defa yüksek komutanlarla AKP’nin anlaşma içinde olduğunu söyledim. Şimdi Devlet Bahçeli ve Kemal Kılıçdaroğlu “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” üslubu içinde son üç genelkurmay başkanından ortanca genelkurmay başkanı Yaşar Paşa hazretleriyle AKP’nin anlaşma içinde olduğunu söylüyor. Şu noktayı inkâr edemeyiz hem OdaTV de hem televizyonlarda bağırdım İlker Paşa Yaşar Paşa hazretlerine de bağırdım “askeri mahkemeler görevlidir dedim.” Yapmadılar eğer bir darbe yapılmış planlardan bir darbe varsa ancak askeri mahkeme bile bilir. Türk Genelkurmay’ı görevlerini ihmal etmiştir. O darbeleri. İşbirliği içine girmiştir. Yine hatırlıyorum OdaTV de söyledik Binbaşı Ahmet vakası. Birinci ordu için Türk genelkurmayı Binbaşı Ahmet diye bir isimi görev vermiştir o da “balyoz doğrudur demiştir” bunlar Türk ordusuna karşı Nevin Hanım'ın söylediklerinin teyididir. Bunlar öyle hafife alınamaz Dursun Çiçek ile ilgili Genelkurmay'da açılan dava açıktadır. Genelkurmay adına birisi çıkıyor Dursun Çiçek dört yıl sonra amiral olamamış. Kimse utanmasın öyle bir iddianameden ben utanırım.<br />
<br />
TÜRK ORDUSU KEMALİZMDEN UZAK<br />
<br />
Türk ordusunu bu hale düşüren bir Genelkurmay mahkemesi ile karşı karşıyayız. Bunları söylemek durumundayız. Türk ordusu her zaman ki gibi Kemalizm’den, ülke sevgisinden önemli ölçüde uzaklaşmıştır. Ama Refah-Yol hükümeti bir uyanmaya neden oldu. “ülke gidiyor dediler hepsi, Kemal Paşa’yı Atatürk’ü hatırladılar ve bir canlanma oldu. Ordu içinde Kemalizm’in Rönesanssına 1996’dan sonra şahit olduk. Ondan sonraki genelkurmay başkanları başta Hilmi Paşa hazretleri sonra Yaşar Paşa hazretlerinin bütün işi Türk ordusundaki canlanan ülke sevgisini de tazeleyen Kemalizm’e bağlılıklarını kurmaya çalışan albay ve yüksek rütbeli subayları generalleri tasfiyeye başladılar. Bu yüz iki tasfiyedir bu ordunun en güzel en güzide ülkesine bağlı bir tanesini gördünüz ne kadar terbiyeli ben terbiyesini çok sevdim. Nejat Paşa hazretlerini ben görevli değilim şunu yaparız yüksek komutanlarımız vardır “sizi yakalayacaklar” “biz memleketimizi seviyoruz” dedi. Hakkari'dekiler bunlar bilerek şu noktadan hiçbir kuşkumuz yok ki bütün bunları yapanlar Türk ordusu Türk komuta kademesinde ki bazı Generallerle işbirliği halindelerdir. Bunları onlar biliyor onları onlar biliyor. Bu iş Türk ordusunun iradesini kırma işidir. Bu iş ülkesine bağlı Generalleri tasfiye etme işidir. Bunun YAŞ’ la ilgili tarafı çok basit ne olacak yani o general olmazsa öbürü olursa çok mu fark edecek.<br />
<br />
Üstelik de bunun çözümü de vardır. Kanunda çok fazla açık değildir. Herkes söylüyor-bütün hukukçular- hüküm alıncaya kadar herkes masumdur. Herkes her yere gidebilir. Bundan önce tutuklanmış amiraller başbakanlık da ki toplantıya gittiler serbest bırakılmıştı. Dolayısıyla işin YAŞ ile bir bağı vardır inkar edemeyiz çünkü AKP büyük bir telaş içindedir ama şunu da görelim ki artık hem Bahçeli hem Kılıçdaroğlu bir Genelkurmay başkanını İngilizce deyimle "single out" edip onu ortaya çıkartarak yüksek komutanlıkla AKP’nin iç içe olduğunu söylüyorlar. Ben bundan çok acı bir şekilde memnunum. Çünkü her konuşmamda bunu söylüyorum.<br />
<br />
İLKER PAŞA BARZANİ DEVLETİNİ KABUL ETTİ<br />
<br />
İlker Paşa İlker Paşa... Ha hep mi Hilmi Paşa bir şey yapmıştır türbanı başvekâlete çıkarmıştır. Yaşar Paşa’nın tarihi rolü türbanı Çankaya Köşküne çıkarmıştır. İlker Paşa türbanı darülfünuna çıkarmıştır, daha da önemlisi Barzani devletini kabul etmiştir. İlker Paşa hazretlerine gelinceye kadar hiçbir kimse Türkiye ordusunda Barzani devletini kabul etmemiştir. Kırımlı dışişleri bakanı Davutoğlu’nun Kürdistan demesinin kaynağı İlker Paşadır. Bunu çok açık olarak söylemek durumundayız. ilker Paşa AKP ile beraber demiyorum, yüksek komutanlık AKP ile beraberdir. Bu iş Kenan Evren ile başlar şimdi çıkan Fitne kitabımda bunları çok açık söyledim.<br />
<br />
AKP Likud dur Likud İsrail de ki iktidar partisidir. Aynı partidir bunlar. Kenan Evren geldiğinden beri bunu istemiştir. Şu anda bu açıklığı iki muhalefet partisi de açıkça söylüyorlar. Artık bunun lamı cimi yoktur. Bunu açıkça söylüyorum. Yeteri kadar bilgi vardır 2007 seçimlerinde de 2009 seçimlerinde de yüksek komutanlık doğu illerinde AKP ye oy vermeleri için ellerindeki bütün imkânı kullanmıştır. Mesele bu kadar basittir. Şu anda ordu içerisinde uyanış vardır, "ne yapıyoruz uyanışı" vardır. Yüksek komutanlık istediği anda askeri mahkemeyi başlatır bana bunları anlatamazsınız. Bana şunu anlatamazsınız “bilmem pilotsuz uçak yaptık onu yeneceğiz “bana bunu anlatamazsınız. Bunu söyleyen bir yüksek komutan hiç savaş bilmiyor demektir. O illeri de hiç bilmiyor demektir.<br />
Ben savaşı biliyorum bunun istihbaratla hiçbir ilgisi yoktur.<br />
<br />
Oralarda savaşmış Osman Pamukoğlu da söylemiş bunu ben duymadım doğrudur söylemiş ise. Artık biz buralardan bir tek istihbarat almıyoruz. Bu milleti ne kandırıyorsunuz Amerika dan istihbarat alacağı alacağız sonra bilmem ne uçağını yapacağız. Bunların ciddiyetle alakası yoktur. 1993 yılında Eşref Paşa’nın jandarma komutanı Eşref Paşanın neden öldürüldüğünü Genelkurmay araştırmak zorundadır. Hiçbir şey yapamazsınız, bunları söyle, kimse kimseyi aldatmasın. Bu işte böyledir. Son hikaye nedir öyle bitireyim ama benim görebildiğim kadarıyla kötümser değilim. Bugün ki gazetelere dünkü gazetelere de baktığımda artık Türkiye başka bir yerdedir.<br />
<br />
Bir yüz iki tutuklama ile Davut Bedir mahkemesinin kararı ile AKP bindiği dalı kesmektedir<br />
İki AKP Türk Silahlı Kuvvetlerini iktidarı almaya zorlamaktadır.<br />
Üç AKP Türk Silahlı Kuvvetlerinin iktidarı almasını kolaylaştırmaktadır.<br />
<br />
Benim söyleyeceklerim budur. Hiç kötümser değilim sakın yine yanlış anlaşılmasın. Türk Silahlı Kuvvetlerinin iktidarı almasını istiyor muyum? Hayır... Benim sizinle de mülakatlarım var Kemalizm’e ihanet etmiş bir ordunun iktidarı almasını neden isteyim. Çok değerli bir General hanımının “bize darbe yaptığını söyledi” ben buna katılıyorum onlara katılıyorum. Ama AKP artık Kemal Kılıçdaroğlu’nun doğru olarak söylediği zaman “artık Türkiye’yi yönetemiyor”. Devlet Bahçelinin söylediği gibi “bütün ülkeyi iç savaş alanına çeviriyor”. Neden Fitne kitabım da yazdım böylesine bilgisiz bir ekip Fitne kitabımda var, 1976 da da yazmışım. Şimdi herkes Davut Bedir mahkemesinin kararındaki tutarsızlıkları, bilgisizlikleri işaret ediyor. Ben Yalçın Küçük de “tarikatçı olmak bilgisiz olmaktır, tarikatçı olmak aklın durmasıdır, tarikatçı olmak öğrenmenin durmasıdır” diyorum. Ben bunları söylüyorum böyle bir kararı ancak ben bunlar tarikatçılar mı değiller mi bilemem; ama böyle bir kararı ancak Davut Bedir mahkemesi veya tarikatçılar alır. Bu kadar bilgisiz mesele bu kadar basitdir. Evet, benim söyleyeceklerim bu kadar.<br />
<br />
<br />
Odatv.com]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Prof. Dr. Yalçın Küçük'e Dörtyol'da PKK saldırısı sonrası yaşanan olayları ve 102 asker hakkında verilen yakalama kararını sorduk.<br />
<br />
İşte Yalçın Küçük'ün değerlendirmesi:<br />
<br />
Burada kısaca bazı tespitler yapmak durumundayım. Bir defa ne yazık ki Türkiye matbuat ve televizyonlarında bu taraf ihmal ediliyor. Ne taraf ihmal ediliyor bilim, politika, gazetecilik hepsi bir ilişkileri tespit etme işidir. Hangi ilişki çok önemlidir, hangi korelasyonu kurabiliriz burada? Çok basit bir korelasyon var gözümüzü böyle tırmalıyor. Nedir o Suriye lideri Beşer Esad’ın artık Türkiye arabulucu olma gücünü şansını yitirdi dediği zaman ile bu bölgede ki PKK eylemlerinin birden bire ortaya çıktığını görüyoruz. Bunu ihmal edemeyiz, ne demek, ne biçim bir matbuat Dörtyol ile bundan kısa bir süre önce İskenderun da deniz kuvvetlerine yapılan bir taarruz vardı. Arada herhalde iki aylık zaman vardır; ama İskenderun Deniz Kuvvetlerine yapılan saldırı ile Dörtyol daki saldırı arasındaki yürüyerek de yirmi beş dakikada gidebilirsiniz en fazla otomobille on dakikadır. İskenderun ile öbürü iç içedir. Demek ki Beşar Esad’ın “Türkiye artık arabulucu değil” dediği zamanla ve bir Yahudi kökenli Amerikalı eski bir senatör yeni arabulucu aradığı sırada orada, yani İskenderun Sancağı diye bilinen yerde, eylemler başlamış oluyor. Dörtyol, İskenderun Osmaniye’yi birbirinden ayırt edemeyiz. Önemli olan budur, bunu görmeyen Türkiye kör bir Türkiye’dir, birinci nokta budur bunu açıkça tespit etmemiz lazım.<br />
<br />
SURİYE'YE GİDİYORLAR<br />
<br />
Daha neyi tespit etmemiz lazım İskenderun da ki Deniz Kuvvetlerine saldırıdan sonra basın, orada bu saldırıyı yapanların yukarıya doğru Amanosa gitti Amanosdan Bitişik köyüne geçtiler. Bunu da haberlerden biliyoruz ahmaklar bununda farkında değiller. Bitişik köyü ile Abacılı köyü karşı karşıyadır. Bitişik köyü ile Abacılı köyünün arkası ise Suriye’dir. Dolayısıyla eğer Dörtyol ve İskenderun daki eylemlerden sonra Amanos dağlarına Gâvur dağlarına çıkabildilerse oradan Suriye’ye gidiyorlar demektir. Başka bir yere gitme imkânı yoktur. Nitekim bir süre önce açılım koordinatörü olduğunu söyleyen Beşir Atalay “o dağları temizleyin diye” komutanlara yalvarmıştır. Önemli olan nokta o dağlara yerleştilerse çok kısa bir dönemde İskenderun Dörtyol ve Osmaniye de arka arkaya eylemler yapılmıştır. Bu bölgeye ki bu bölgeye Türk tarihin de biz İskenderun Sancağı deriz. Hatay adı çok tartışmalı bir addır İskenderun Sancağı deriz. Eğer Kürtler silahlı mücadelesini Hakkâri bölgesinden sonra buraya da yerleştirebiliyorsa bu yepyeni bir durumdur, burada sadece işaret ediyorum. Nedir yepyeni bir durum? Herkes Yalçın Küçük de dâhil daha doğrusu öncelikle Yalçın Küçük hangi soru sorulursa sorulsun daha önceki cevapları ve tespitleriyle hareket etmek durumundadır ve ben hep öyle yaparım. Ben 1998 de Abdullah Öcalan Suriye den çıkarıldığı zaman ; “bu Türkiye için değildir” dedim. Tabi kendimi abartmayım Fransızlar da böyle yazdılar. Le Monde Diplomatique de bunu yazdı. Le Monde Diplomatique bana 1998-99 da düşündürdü. Bu dedi “Suriye İsrail barışı için yapıldı.” Peki, niye Türkler'in çok istediği Abdullah Öcalan oradan çıktı o çok önemli değil önemli olan tarafı şuydu: "İsrail ile kucak kucağa oturan Türkiye, Suriye-İsrail barışını istemiyordu". Bana bu kadar antagonistik düşman olan bir ülke ile siz "Ey benim ortağım ey benim kucak kucağa yaşadığım İsrail bunlarla barış yapamazsınız" dedi. Onun için Abdullah Öcalan'ı oradan çıkartılar.<br />
<br />
Peki, barışın unsurları neydi çok basit bir barıştı. İsrail Golan tepelerini, Suriye den aldığı tek yer olan Golan yaylalarını, Golan pınarlarını şimdi hatırlayacaksınız Tayyip Erdoğan diye birisi var kendisine herkese canı sıkıldığı zaman arabulucu oluyor kaç defa İsrail Golan tepelerini Suriye’ye vereceğini bize söyledi dedi. Bakın gidin herhangi bir yere Golan tepelerini bulursunuz. İsrail’in asla Golan tepelerini vermeye niyeti yoktur. Tayyip Erdoğan’ın kendi kendine de gelin güvey olması burada da bitmiştir. Burayı bitiriyorum demek ki Beşar Esad’ın ve Suriye’nin Tayyip Erdoğan ile arabuluculuk oynaması veya ondan bir barış oynaması bitmiştir.<br />
<br />
DÖRTYOL'UN ÖNEMİ<br />
<br />
Önümde çeşitli yerlerde çıkmış olan gazete internet haberlerinden bir tanesi var onu da sizlere okursam mesele bitmiş oluyor. O da şudur; İsrail de önemli bir üniversite Bar Ilan Üniversitesidir. Washington da önemli bir üniversite ki Amerikan Dışişleri bakanlığıyla istihbarat örgütleriyle iç içe olduğu bilinir bende öyle bilirim, Georgetown üniversitesinden dört profesör dördü de İbrani bir kısmı İsrailli tabi çok açık olarak Netenyahu'ya bir mektup yazdılar. Bu artık dünya matbuatında ve İsrail matbuatında var. O mektup da dediği çok yakın bu eylemlerin olduğu sırada İskenderun Sancağı ki tabir budur, İskenderun kazası Antakya kazası ve Kırıkhan kazasından ibarettir. 1921 anlaşmasıyla Fransız Ankara anlaşmasıyla Suriye’ye bırakılmıştır. Sancak 1938–1939 un sonuna kadar Suriye ile Fransa arasında gidip gelirdi. Ben doğduğum zaman ben oralarda doğdum Fransızlara bağlı otonomdu, dolayısıyla bu vesileyle söylemiş oluyorum dünyaya Fransız yurttaşı olarak geldim. Şimdi de tesadüf Hatay’ın bu dönemi yazmak yazıyordum ki çok daha aktif oldu ve ben de bilgilerimi bu sırada yapmış olduğum araştırmada tazelemiş oldum. Biliyorsunuz benim Türk tarihi ile ilgili yeni açıklamalarım vardı, ilk kurşunun da İzmir de değil Dörtyol da, şimdi açıklıyorum Özelli de yani bu eylemlerin olduğu yerde. Özelli Türk tarihinin önemli çok kahraman küçük yörelerinden bir tanesidir. <br />
<br />
İsrailli profesörler Netenyahu’ya mektup yazarak şu anda eylem yapılan bölgenin Suriye'ye verilmesini istedi. İsrailli profesörler, “bırak artık tepeleri” dediler. <br />
<br />
İskenderun sancağı tabir budur, bende o tabiri kullanıyorum, Hatay çok tartışmalı bir isimdir. Yeni çalışmalarımda görülecektir. İskenderun sancağı Antakya Kırıkhan İskenderun’dan ibaret. “Suriye’nin olması lazım diyor” işte tam bunların olduğu sırada bu bölgede çok ciddi bir silahlı Kürt hareketliliği görülüyoruz, benim tespitim bu. Buradan sonra Kırıkhan’a geçmesinden kaygılanırım, çünkü Amanos dağlarında Kürtler azdır esas itibariyle Türkmen’dir yavaş yavaş oralarda yerleşmiş oluyorlar, fakat Kırıkhan İskenderun sancağının üçüncü kazası merkez kaza İskenderun’du sancak denir Osmanlıda Halep e bağlıydı Halep in limanıdır. 1938-39 dan sonra Türkiye’ye geçmiştir. Bunları yazıyoruz tekrar tekrar yazacağız.<br />
<br />
YALAN HABERLER YAYIYORLAR<br />
<br />
Dolayısıyla bu meselenin çıktığı anda hem İsrail de hem Suriye de bu var. Benim bu söylediklerimden doğrudan doğruya Suriye ile PKK arasında eski yakınlığın yeniden doğduğu sonucu çıkmamalı, benim böyle bir bilgim yok. Benim bilgim Türk matbuatının en büyükleri başta olmak üzere devamlı yalan haber yaydıkları merkezindedir. Dolayısıyla tam bu eylemlerin olduğu sırada Beşar Esad’ın dört yüz PKKlı'yı tutuklattığına dair Türkiye’nin en büyük gazete ve televizyonlarında haberler çıkmıştır. Kürt internetlerine baktığımızda ise bunun gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Kürt internetleri yarım PKKlı’nın bile tutuklanmadığını yazmamdadırlar. Ne yazık ki bu yazılanlara itibar etmek durumundayız. Öyleyse bu öyle çok basit bir iş değildir. Gaflet içinde olanların bunu “Amanosları temizleyin paşam” demesiyle geçiştirmeyiz. Yani gaflet içinde derken Atalay’a demiyorum bunu bu kadar basit basına matbuata söylüyorum. Ülke de bu kadar bilgisizlik bu kadar tarihten uzak nerdeyiz İskenderun arkasından Dörtyol bunları birbirinden ayırt edemezsiniz.<br />
<br />
Zamanınızı almak istemiyorum benim aile tarihimde de ayırt edemezsiniz onları. Arkasından Osmaniye’de de var. Bunlar olurken hiçbir şey yok bir Suriye ile PKK yakınlaşmasını düşünmemek çok büyük bir gaflettir, gafleti genel olarak söylüyorum. Gaflet ve delalettir. Bu önemli bir iştir buralara gelmesi önemli. Benim söyleyeceğim daha da önemlisi onunla asıl sorunuza geçebiliriz.<br />
<br />
İç savaş nedir? İç savaş şudur; bir devletin otoritesi her yerde geçmiyorsa, bir coğrafyanın belirli bölgesinde geçmiyorsa ona biz iç savaş deriz, iç savaşın kanla şunla bunla hiçbir ilgisi yoktur. Peki, biz ne gördük dün şunu gördük biz o gördüğünüzü bende hatırlatayım. Bir korgeneral, o korgeneral hakkında güya Türkiye Cumhuriyetinde ne gördük dün bugün büyük gazetelerde öyle dediğini gördük. Aranan komutan ve bakan bu bir iç savaş halidir; çünkü güya güya demeye mecburuz Türkiye de bir mahkeme bir subayımız için yakalama emri çıkarmıştır. Bu emir biliniyor kendiside söylüyor. Çetin Paşa hazretlerini kim yakaladı kim gördüyse o yakaladı. Hangi polis gördüyse o yakaladı değil mi ona özel bir polis gitmedi. Şimdi Nejat Paşa hazretlerinin oradayken gayet terbiyeli bir göreve gidiyor çok sakin çok bayıldım aydın tipli generalimiz ha orda kim var Emniyet Müdürü var, Emniyet Genel Müdürü var hadi yakala, onunda başında Beşir Atalay var içişleri yakalayacaksın yakalayamıyorsan gücün yetmiyor demektir. Senin devlet otoriten senin mahkeme kararın yetmiyor demektir. Hem tokalaşıyorsun neden Çetin Paşa ya yaptığını orada yapamıyorsun? Buna tarihte iç savaş hali denir. Sakın yanlış anlaşılmasın temennim o noktada değildir. Sizi yakalayacaklar “biz ülkemizi seviyoruz” demiştir Nejat Paşa hazretleri.<br />
<br />
İÇ SAVAŞ VAR<br />
<br />
Ama bunu da tarihe tespit etmek durumundayız. Siz bir mahkeme kararı alıyorsunuz demek ki aldığınız mahkeme kararının meşruiyetine hukukiliğine devlet kararı olduğuna inanmıyorsunuz. Paşa orada etrafı polislerle dolu, hadi alın. Evet, bu meselenin önemli tarafı ikidir demek ki devlet bitmek üzerdir, savaş başlamıştır bu iç savaşın tarifidir. Her yerde onu söyleriz biz ilk defa değil. 1960 lı yılların sonunda başbakan Demirel “Ortadoğu Teknik Üniversitesi'ne giremiyorum oraya polisi sokamıyorum alamıyorum, iç savaş var" demişti, doğru bir tabir. Öyle iç savaşın kanla bunla şunla birtakım asmuk solcuların söylediği gibi alakası yoktur. İç savaş devlet otoritesinin bölündüğü, belirli coğrafyalarda olmadığı yerdir.<br />
<br />
Aynı şekilde eğer sen bazı şeyleri yapamıyorsan iç savaş vardır. Ama bu İskenderun ‘a kadar gelmiştir birinci olarak söyleyeceğim budur. İskenderun meselesi bilhassa yeni çatışma alanı mı olacak bu çok ciddi bir durumdur. Bunu böyle istiyorum temizleyin gücün yetiyorsa, önce paşayı al temizleyin bakalım gücünüz yetiyorsa. Bu üçüncü eylemdir ben size tarihini coğrafyasını anlattım daha fazlasını da anlatırım oraları bilirim. Arkasından bitişik köyüne gittiler deniyor çıktılar deniyor Bitişik köyü ile Abacılı köyü karşı karşıyadır ve o tepeyi aştığınız zaman Suriye ye gidersiniz bu kadar basittir. Demek ki bu eylemlerin ne Suriye’yi itham ediyorum ne başkasını itham ediyorum ben bilgi veriyorum size. Ve tekrar tekrar söylüyorum İsrail’in İskenderun sancağının bu günkü tabirle Hatay vilayetinin İsrail profesörlerinin “başbakana mektup yazarak aklını başına al buranın Suriye ye iadesi için harekete geç” dedikleri zamanda bu eylemler olmuştur. Bu önemlidir bunu söylemiş oluyoruz başka bir söylediğimiz nokta yok.<br />
<br />
Ne demektir bu bir takım ahmaklara İsrail diyor ki Beşer Esad ‘a “benden Golan tepelerini istemeyin, oralar ıslak yeşil biz severiz oraları, yerleştik de oralara. Buyur ben size İskenderun sancağını veriyorum. Tayyip Erdoğan Türkiye’yi bu noktaya getirdi.<br />
<br />
102 KOMUTANA YAKALAMA KARARI<br />
<br />
Evet, bütün matbuat yaşla bağlantısını kurdu ben YAŞla bağlantısının çok önemli olduğu düşüncesinde değilim. Daha ciddidir bir defa YAŞ dan daha önemli başka bir boyutu var onu da önemsemiyorum. Ama zannediyorum OdaTV ye de söylemiş oluyorum ben son zamanlarda rahatsızdım konuşamadım ama pek çok arkadaşım biliyor. Son gelişmelerden sonra AKP bu rakamı verdim ben yirmi beş görevde ki tümgenerali tutuklamazsa yarattığı korku bulutları kayboluyordu kaybolur. Eğer tekrar bir korku bulutu yaratmak istiyorsa en az yirmi beş tane en az tüm general rütbesinde ve hepsi muvazzaf yani görevinde olan subayımızı tutuklamak zorundadır bunu söylerken temenni etmiyorum ben, ben fiziksel bakıyorum. Yirmi yedi tanesini yakalama kararı aldılar. Bunu ardında büyük neden referandumu büyük bir baskıyla büyük bir korku bulutu altında yapmak meselesidir. İşte ben yeniyorum orduyu. Yirmi altı yirmi yedi nasıl acı çekiyorum bilemezsiniz. Bitmiş bir basın, bitmiş bir üniversite işte asıl AKP Türkiye’yi tarih bilincinden, kendi kökünden, kendi tarihinden koparmak için iktidara gelmiştir. Ne demek istiyorum ben 1920 de payitaht, Osmanlı Payitahtı İstanbul İngilizler tarafından işgal edildi ancak o zaman İngilizler bu sayıda değil bunun yüzde biri kadar Türk subayını esir almadılar. Bu tarihimizde Türkiye ve Osmanlı tarihin de aynı anda kim oldukları bilinmeyen adı Davut soyadı Bedir Davut Bedir Mahkemesi tarafından Türk ordusunun görevde ki tüm general ve yüksek rütbeli subaylarının yüzde onunun tutuklandığı bir tarihtir bu. Eğer emekli olanları da birlikte düşünecek olursak muvazzaf subayların generallerin nerdeyse üçte biri veya dörtte biri tutuklanmıştır.Bunu yüksek askeri şuradaki terfilerle izah edemeyiz. Bu başka bir şeydir.<br />
<br />
Tekrar dönecek olursak kendi söylediklerimle dönecek olursam Hilmi Paşa genelkurmay başkanı oldu, 3 Kasım 2002 de genel seçim oldu, onları da tespit ettim. Türkiye tarihinde ilk defa bir genelkurmay başkanı oyunu verdi, oy günü Amerika ‘ya gitti. Ben o vesile ile ısrarla kitaplarımda da söyledim açıklayım AKP, Türk ordusunun yüksek komutanlarının 35 yıldır en çok istediği ekiptir, hareket noktası budur. Şimdi başka bir nokta daha çıkıyor Engin Paşa hazretlerinin eşi Nevin Hanım diyor ki "ordu bize darbe yaptı”, bunu burada tespit etmek durumundayız, bunu yok sayamayız.<br />
<br />
Ben OdaTV de kaç defa yüksek komutanlarla AKP’nin anlaşma içinde olduğunu söyledim. Şimdi Devlet Bahçeli ve Kemal Kılıçdaroğlu “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” üslubu içinde son üç genelkurmay başkanından ortanca genelkurmay başkanı Yaşar Paşa hazretleriyle AKP’nin anlaşma içinde olduğunu söylüyor. Şu noktayı inkâr edemeyiz hem OdaTV de hem televizyonlarda bağırdım İlker Paşa Yaşar Paşa hazretlerine de bağırdım “askeri mahkemeler görevlidir dedim.” Yapmadılar eğer bir darbe yapılmış planlardan bir darbe varsa ancak askeri mahkeme bile bilir. Türk Genelkurmay’ı görevlerini ihmal etmiştir. O darbeleri. İşbirliği içine girmiştir. Yine hatırlıyorum OdaTV de söyledik Binbaşı Ahmet vakası. Birinci ordu için Türk genelkurmayı Binbaşı Ahmet diye bir isimi görev vermiştir o da “balyoz doğrudur demiştir” bunlar Türk ordusuna karşı Nevin Hanım'ın söylediklerinin teyididir. Bunlar öyle hafife alınamaz Dursun Çiçek ile ilgili Genelkurmay'da açılan dava açıktadır. Genelkurmay adına birisi çıkıyor Dursun Çiçek dört yıl sonra amiral olamamış. Kimse utanmasın öyle bir iddianameden ben utanırım.<br />
<br />
TÜRK ORDUSU KEMALİZMDEN UZAK<br />
<br />
Türk ordusunu bu hale düşüren bir Genelkurmay mahkemesi ile karşı karşıyayız. Bunları söylemek durumundayız. Türk ordusu her zaman ki gibi Kemalizm’den, ülke sevgisinden önemli ölçüde uzaklaşmıştır. Ama Refah-Yol hükümeti bir uyanmaya neden oldu. “ülke gidiyor dediler hepsi, Kemal Paşa’yı Atatürk’ü hatırladılar ve bir canlanma oldu. Ordu içinde Kemalizm’in Rönesanssına 1996’dan sonra şahit olduk. Ondan sonraki genelkurmay başkanları başta Hilmi Paşa hazretleri sonra Yaşar Paşa hazretlerinin bütün işi Türk ordusundaki canlanan ülke sevgisini de tazeleyen Kemalizm’e bağlılıklarını kurmaya çalışan albay ve yüksek rütbeli subayları generalleri tasfiyeye başladılar. Bu yüz iki tasfiyedir bu ordunun en güzel en güzide ülkesine bağlı bir tanesini gördünüz ne kadar terbiyeli ben terbiyesini çok sevdim. Nejat Paşa hazretlerini ben görevli değilim şunu yaparız yüksek komutanlarımız vardır “sizi yakalayacaklar” “biz memleketimizi seviyoruz” dedi. Hakkari'dekiler bunlar bilerek şu noktadan hiçbir kuşkumuz yok ki bütün bunları yapanlar Türk ordusu Türk komuta kademesinde ki bazı Generallerle işbirliği halindelerdir. Bunları onlar biliyor onları onlar biliyor. Bu iş Türk ordusunun iradesini kırma işidir. Bu iş ülkesine bağlı Generalleri tasfiye etme işidir. Bunun YAŞ’ la ilgili tarafı çok basit ne olacak yani o general olmazsa öbürü olursa çok mu fark edecek.<br />
<br />
Üstelik de bunun çözümü de vardır. Kanunda çok fazla açık değildir. Herkes söylüyor-bütün hukukçular- hüküm alıncaya kadar herkes masumdur. Herkes her yere gidebilir. Bundan önce tutuklanmış amiraller başbakanlık da ki toplantıya gittiler serbest bırakılmıştı. Dolayısıyla işin YAŞ ile bir bağı vardır inkar edemeyiz çünkü AKP büyük bir telaş içindedir ama şunu da görelim ki artık hem Bahçeli hem Kılıçdaroğlu bir Genelkurmay başkanını İngilizce deyimle "single out" edip onu ortaya çıkartarak yüksek komutanlıkla AKP’nin iç içe olduğunu söylüyorlar. Ben bundan çok acı bir şekilde memnunum. Çünkü her konuşmamda bunu söylüyorum.<br />
<br />
İLKER PAŞA BARZANİ DEVLETİNİ KABUL ETTİ<br />
<br />
İlker Paşa İlker Paşa... Ha hep mi Hilmi Paşa bir şey yapmıştır türbanı başvekâlete çıkarmıştır. Yaşar Paşa’nın tarihi rolü türbanı Çankaya Köşküne çıkarmıştır. İlker Paşa türbanı darülfünuna çıkarmıştır, daha da önemlisi Barzani devletini kabul etmiştir. İlker Paşa hazretlerine gelinceye kadar hiçbir kimse Türkiye ordusunda Barzani devletini kabul etmemiştir. Kırımlı dışişleri bakanı Davutoğlu’nun Kürdistan demesinin kaynağı İlker Paşadır. Bunu çok açık olarak söylemek durumundayız. ilker Paşa AKP ile beraber demiyorum, yüksek komutanlık AKP ile beraberdir. Bu iş Kenan Evren ile başlar şimdi çıkan Fitne kitabımda bunları çok açık söyledim.<br />
<br />
AKP Likud dur Likud İsrail de ki iktidar partisidir. Aynı partidir bunlar. Kenan Evren geldiğinden beri bunu istemiştir. Şu anda bu açıklığı iki muhalefet partisi de açıkça söylüyorlar. Artık bunun lamı cimi yoktur. Bunu açıkça söylüyorum. Yeteri kadar bilgi vardır 2007 seçimlerinde de 2009 seçimlerinde de yüksek komutanlık doğu illerinde AKP ye oy vermeleri için ellerindeki bütün imkânı kullanmıştır. Mesele bu kadar basittir. Şu anda ordu içerisinde uyanış vardır, "ne yapıyoruz uyanışı" vardır. Yüksek komutanlık istediği anda askeri mahkemeyi başlatır bana bunları anlatamazsınız. Bana şunu anlatamazsınız “bilmem pilotsuz uçak yaptık onu yeneceğiz “bana bunu anlatamazsınız. Bunu söyleyen bir yüksek komutan hiç savaş bilmiyor demektir. O illeri de hiç bilmiyor demektir.<br />
Ben savaşı biliyorum bunun istihbaratla hiçbir ilgisi yoktur.<br />
<br />
Oralarda savaşmış Osman Pamukoğlu da söylemiş bunu ben duymadım doğrudur söylemiş ise. Artık biz buralardan bir tek istihbarat almıyoruz. Bu milleti ne kandırıyorsunuz Amerika dan istihbarat alacağı alacağız sonra bilmem ne uçağını yapacağız. Bunların ciddiyetle alakası yoktur. 1993 yılında Eşref Paşa’nın jandarma komutanı Eşref Paşanın neden öldürüldüğünü Genelkurmay araştırmak zorundadır. Hiçbir şey yapamazsınız, bunları söyle, kimse kimseyi aldatmasın. Bu işte böyledir. Son hikaye nedir öyle bitireyim ama benim görebildiğim kadarıyla kötümser değilim. Bugün ki gazetelere dünkü gazetelere de baktığımda artık Türkiye başka bir yerdedir.<br />
<br />
Bir yüz iki tutuklama ile Davut Bedir mahkemesinin kararı ile AKP bindiği dalı kesmektedir<br />
İki AKP Türk Silahlı Kuvvetlerini iktidarı almaya zorlamaktadır.<br />
Üç AKP Türk Silahlı Kuvvetlerinin iktidarı almasını kolaylaştırmaktadır.<br />
<br />
Benim söyleyeceklerim budur. Hiç kötümser değilim sakın yine yanlış anlaşılmasın. Türk Silahlı Kuvvetlerinin iktidarı almasını istiyor muyum? Hayır... Benim sizinle de mülakatlarım var Kemalizm’e ihanet etmiş bir ordunun iktidarı almasını neden isteyim. Çok değerli bir General hanımının “bize darbe yaptığını söyledi” ben buna katılıyorum onlara katılıyorum. Ama AKP artık Kemal Kılıçdaroğlu’nun doğru olarak söylediği zaman “artık Türkiye’yi yönetemiyor”. Devlet Bahçelinin söylediği gibi “bütün ülkeyi iç savaş alanına çeviriyor”. Neden Fitne kitabım da yazdım böylesine bilgisiz bir ekip Fitne kitabımda var, 1976 da da yazmışım. Şimdi herkes Davut Bedir mahkemesinin kararındaki tutarsızlıkları, bilgisizlikleri işaret ediyor. Ben Yalçın Küçük de “tarikatçı olmak bilgisiz olmaktır, tarikatçı olmak aklın durmasıdır, tarikatçı olmak öğrenmenin durmasıdır” diyorum. Ben bunları söylüyorum böyle bir kararı ancak ben bunlar tarikatçılar mı değiller mi bilemem; ama böyle bir kararı ancak Davut Bedir mahkemesi veya tarikatçılar alır. Bu kadar bilgisiz mesele bu kadar basitdir. Evet, benim söyleyeceklerim bu kadar.<br />
<br />
<br />
Odatv.com]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA["Cemaatçiler artık AKP'ye biat ediyor" Erdoğan'la Gülen rakibe mi dönüştü?]]></title>
			<link>http://www.aydinuclar.com/Thread-Cemaatciler-artik-AKP-ye-biat-ediyor-Erdogan-la-Gulen-rakibe-mi-donustu</link>
			<pubDate>Fri, 30 Jul 2010 09:02:31 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.aydinuclar.com/Thread-Cemaatciler-artik-AKP-ye-biat-ediyor-Erdogan-la-Gulen-rakibe-mi-donustu</guid>
			<description><![CDATA[Utah Üniversitesi'nden Profesör Hakan Yavuz, Türkiye'nin geçirdiği dönüşümü "Türkiye`de İslami kesim Protestanlaşıyor ve İslamsız bir İslam oluşuyor" şeklinde yorumladı. Yaşanan dönüşümde en fazla Gülen cemaatinin kaybettiğini belirten Yavuz, "Ama AKP-cemaat teknesi su alınca ilk giden cemaat olacak" dedi. TSK'nın kendisine ülke içinde cephe açmaması gerektiği uyarısı yapan Yavuz, "Ordu da kendini yeniden yapılandırmalı" diye konuştu <br />
<br />
ABD`deki Utah Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü`nde dersler veren Profesör Hakan Yavuz, Gülen cemaati, AKP, Türkiye İslam ve laiklik üzerine çalışmalarıyla akademik camiada uluslararası üne sahip olan bir isim. Bir dönem Fethullah Gülen cemaatine yakın görülen Yavuz, kendisini `agnostik` (bilinemezci) olarak tanımlıyor ve hiçbir zaman cemaatçi olmadığını vurguluyor. Profesör Yavuz ile perşembe günü İstanbul`da bir araya gelerek, Türkiye`nin son dönemine ilişkin sosyolojik ve siyasal analizler yapmasını istedik. <br />
<br />
Prof. Dr. Yavuz`un değerlendirmeleri şöyle: <br />
<br />
- Türkiye`de `laik-dinci` diye tanımlanan bir kutuplaşma kendisini hissettiriyor gibi son birkaç yılda. Sizce bu tanımlama sorunun sosyolojik tahlili açısından doğru bir çerçeve çiziyor mu? <br />
Türkiye`de bu durumu `dinci-laik` yerine şu şekilde tarif etmek gerek: Modernleşme İslam`la mı olacak, İslamsız mı olacak? Laik kesim, İslamsız modernleşme istiyor ve dini, modernleşmenin karşıtı olarak algılıyor. Bunun karşısında ise, İslam`la beraber modernleşme isteyen ikinci bir kesim var. Ana tartışma bu. Eskiden, `Modernite İslamsız olmalı` diyenler hakimdi. Şimdi ise, `Modernite İslam`la beraber gitmeli` diyenler. Hatta modernitenin ihtiyaçlarına göre `İslam yeniden yorumlanmalı` diyenler de var. Yani, bugün Türkiye`de bir Protestan İslam`ı oluşuyor. Ama bugün Türkiye`de çok endişelenmeye gerek yok. İslamcı-laik gerilimi, elitler seviyesinde ve temelleri çok da sağlam olmayan bir gerilim. Bu fay hattının bir sosyolojik derinliği yok. İslami kesim gittikçe Protestanlaşıyor. <br />
<br />
- Protestanlaşma ile ne kastediyorsunuz? <br />
Yani bugün `İslamsız bir İslam` görüntüsü ortaya çıkıyor. Yani, ahlak, etik, hak-hukuk değerlerinden soyutlanmış bir İslam. Tamamıyla şekle dayalı ve tüketim araçları haline dönüşen bir İslam var. Bugün Türkiye`de İslami semboller alınıp, satılır hale gelmiş, yer edinmek için kullanılır vaziyete dönüşmüş. Türkiye`de İslam`ın şartı ikiye indirgenmiş: başörtüsü ve içki içme. Weber`e göre Protestanlık kapitalizme yol açmıştı. Burada ise, Protestanlaşmaya yol açıyor. Bunlar modern süreçleri ele geçirdiklerini iddia ediyorlar ve başarılılar. Medya, finans, eğitim sektörü... Hepsinde güçlendiler. Ancak bunlar modernitenin içine girdikçe, modernite de bunların içine giriyor. Modernite, dini yeniden şekillendiriyor. Burada, kazanan kapitalizmin mantığı. Türkiye leblebileşiyor. <br />
<br />
Eskiden Türkiye`nin birtakım ülküler üzerinde oydaşmaya varılan ortak bir çimentosu vardı. Türk kimliği, ülkenin pusulası... Bugün, o çimento dağıldı. Türkiye`de mahalleleri cemaatler, kesimler, kesitler, yığınlar... Herkes leblebi gibi bir tarafa yuvarlanıyor. <br />
<br />
<br />
- Ne tetikledi peki sizin tarif ettiğiniz bu dağılmayı? <br />
Özal döneminde başlatılan neo-liberal politikalar. Geldiğimiz noktada, Türkiye`de bugün kimlikler üzerinden siyaset yapılıyor ama ulusal düzeyde bir kimliksizleşme söz konusu. Bugün Türk kimliği bir `öcü kimlik` haline getirildi. Bizim daha önceki söylemimizde Türk kimliği bütünleyici ve herkesi kapsayan kimlikti. <br />
<br />
- `Türk vatandaşı` yerine, bütünleştirici bir kimlik olarak `Türkiyeli` denilmesi sizi rahatsız mı ediyor? <br />
AKP, bence birçok olumlu yönüne rağmen, Türkiye`deki kimlik tartışmalarında son derece olumsuz rol oynadı ve Türkiye`nin mayasını bozdu. Türkiyelilik? Olamaz ki böyle bir şey! Bunu tarihi, felsefesi yok. Zaten hepimiz Türkiyeliyiz. Bir ulus-devlet olarak kurulduk. Şimdi ulus devlet yıkılırken, `Ortak maya İslam olsun` deniyor. Ama hangi İslam? Aleviliğin mi, Diyanet`in mi, AKP`nin mi, Gülen Efendi`nin mi? Türkiye`de tek bir İslam yok, farklı İslamlar var. İslam üzerinden `maya` yaparsanız, çok büyük bir tartışma ortamı çıkar. AKP`nin `İslam bizim çimentomuz, mayamız olsun` yaklaşımı bence tutarsız. İslam bazı konularda birleştirici değil. Hatta bazı konularda daha bölücü olabilir ve ülkeyi çatışmaya sürükleyebilir. AKP`yi Özal ile kıyasladığımız zaman çok olumlu bir miras bıraktığını söyleyemeyiz. <br />
<br />
- Neden Özal`la kıyaslıyorsunuz? <br />
Türkiye`de bana göre en büyük kırılma Özal`la yaşandı. Ülkede 2 büyük devrim yaşandı. İlki, Mustafa Kemal`in ulus-devlet üretme ve laik toplum yaratma projesi. İkincisi, Özal`ın toplumu para ve kapitalizmle tanıştırma dönemi. Yani, Özal da bu zihni dönüşüm açısından Atatürk kadar devrimciydi. AKP`ye bakınca, toplumun Ankara`nın çok daha önünde olduğunu görüyoruz. Özal`da ise bu durum tam tersiydi. Türkiye`nin bir başka sorunu ise askeri yapı. Türkiye`nin bugünkü koşullarda böyle bu kadar büyük bir orduya ihtiyacı yok. Türkiye ordusuz yapamaz, mutlaka ordumuz olacak. Ama, güvenlik tanımının yeniden yapılması ve ordunun yeniden yapılandırılması şart. Mesela Genelkurmay Başkanı`nın da sadece karacılardan olması geleneği değişmeli. Havacılardan da Genelkurmay Başkanı seçilebilmeli. Bugünkü komuta kademesi Türkiye`nin mevcut koşulları ve özlemlerinden biraz kopuk olduğu için, en fazla itibar kaybına uğrayan yapıların başında TSK geliyor. <br />
<br />
<br />
- Fethullah Gülen`in önce Deniz Baykal`ı istifaya götüren sürece müdahil olması, ardından da Wall Street Journal gazetesine verdiği mülakat son derece dikkat çekti. Bunu nasıl okumak lazım? <br />
Gülen cemaati içinde Fethullah Hoca adına hareket ettiğini söyleyen milyonlarca kişi bulunuyor. Ama, ABD`deki Fethullah hareketiyle, Türkiye`deki hareket arasında siyasi ilişkiler ve amaçları bakımından büyük farklılıklar var. ABD`deki Fethullah Gülen, dünyayı Washington ekseninde okumaya çalışan bir hareket. O nedenle Fethullah Hoca Hamas, Hizbullah, AKP ve İran ile aynı karede görünmek istemedi. Çünkü bunun uluslararası düzlemde kendi siyasetinin meşruiyetine zarar vereceği endişesi var. Bu nedenle o açıklamaları yaptı. Zaman gazetesi sonradan çok taklalar attı biliyorsunuz `Hoca aslında onu demedi, bunu dedi` diye... Bunlar artık iktidarla içli dışlı olmuş, cemaatten çok AKP`ye biat eder hale gelmişler. `Cemaatin tabanında kaygı oluşmasın` diye, evirip çevirdi Zaman. Türkiye`de cemaatin içinde bulunduğu bağlam ile ABD`de cemaatin koşulları aynı değil. Ayrıca `Her şeyi hoca yönlendiriyor` gibi basit bir düşünce içinde olmamamız lazım. Pek çok iş Hoca`ya rağmen yapılıyor. AKP-cemaat ilişkilerine baktığınız zaman, bu bir koalisyon. Fakat, cemaat mensubu birçok üniversiteli AKP sayesinde bürokrasiye girebildi ve yüksek mevkilere geldi. Bu nedenle, şimdi AKP`ye daha fazla biat eder hale geldiler. Artık onların dinleyeceği kesim Fethullah Gülen değil, Recep Tayyip Erdoğan. <br />
<br />
- Rakibe mi dönüştü yani Erdoğan ve Gülen? <br />
Rakibe de dönüşebilirler. Öyle bir potansiyel var. Bence Türkiye`deki dönüşümde kaybeden cemaat oldu. Eskiden tüm siyasal partilere eşit olan cemaat, şimdi taraf oldu ve bugün artık Gülen hareketi AKP ile özdeşleşti. Ama, cemaat-AKP teknesi su alınca, ilk giden cemaat olacak. <br />
<br />
- Su almaya başladı mı peki tekne size göre? <br />
Yok, Türkiye`de halen en güçlü siyasal yapı AKP ve cemaat orada duruyor. Aslında cemaatin işi zor. Çünkü gideceği bir kapı da yok. MHP mümkün değil, CHP çok zor. Cemaat kendini AKP`ye mecbur etti tavır ve tutumlarıyla. <br />
<br />
- CHP ile cemaat yakınlaşıyor mu? <br />
Hayır, şu anda böyle bir yakınlaşma yok. Cemaatin bugünkü koşullarında buna ihtiyaç da yok. <br />
<br />
- Geçen hafta Osman Nami Osmanoğlu`nun cenazesine Başbakan ve bakanların katılması oldukça ilgi gördü. Bunu nasıl yorumlamak gerekiyor? <br />
AKP`nin Türkiye`nin kuruluş felsefesini, tarihini algılaması çok farklı. `Son dönemde Osmanlı Ailesi`ne gösterilen yakınlık, cumhuriyetin tarih okumasına bir tepki. Ama fazla da büyütmemek lazım. Diğer hanedanlarla kıyaslayınca, Osmanoğulları`nın hain olmadığını görüyoruz. Bir nostalji, `Bizim coğrafi sınırlarımız ulusal sınırların ötesindeydi` diyoruz tekrar. Biraz da Cumhuriyet`le hesaplaşmak, yani Cumhuriyet`in tarih tezine karşı bir geliş de var. <br />
<br />
<br />
AKP, travesti bir parti. Nedir travesti? Bedenle ruhunun çatışma içinde olduğu bir yapı. AKP`nin ruhu Necip Fazıl`larla, Sezai Karakoç`larla beslenen Milli Görüş, Büyük Doğu Hareketi`nden oluşuyor. Oradan gelen ve içinde mücahit olmayı da barındıran bir ruh. AKP iktidara geldikten sonra, şimdi artık onlar da lüks yaşamak ve Batı`lı olmak istiyor. Mücahitler artık müteahhit oldu. Bedenle ruh arasında ciddi bir çatışma var. Bugün AKP, kimliği olmayan ama belli bir yaşam tarzına göre kimlik üreten bir parti. Burada travesti kimliğini olumsuz anlamda kullanmıyorum, bir `metafor` olarak kullanıyorum. AKP`yi biz en iyi şekilde `travesti bir yapı` olarak anlayabiliriz. Gerilimler içinde olan, ruhuyla bedeninin çatıştığı, yaşam tarzından kimlik üretmek isteyen bir yapı. <br />
<br />
<br />
TSK kendine göre ülke içinde cephe açmamalı. Toplumun tüm kesimlerine eşit mesafede durabilmeli. TSK toplumdaki tüm yaşam farklılıklarını kucaklayan bir vatanın savunmasından sorumlu olan kuvvetler olmalı. TSK`nın şapkasını önüne koyup misyonunu yeniden düşünüp, o misyona uygun bir yapı geliştirmesi lazım. Bunu da askerden beklememeli, siviller yapmalı. Ordunun kurucusu olan Meclis, `nasıl bir ordu istendiği?` sorusuna yanıt vermeli. Ancak, bu yapılırken, ordunun onur ve haysiyeti yıpratılmamalı. TSK`nın yeniden yapılandırma işini polisle yaptığınız an, Türkiye`deki en büyük çatışmaya ortam hazırlarsınız ki bence bugün yapılan biraz da bu. Yani, TSK`yı şekillendirmek, yeni misyon tanımlarken, burada polisi veya yargıyı bir sopa gibi kullanmak en büyük yaraları açar. <br />
<br />
Ergenekon için rövanş yaklaşıyor <br />
<br />
Bence sonuçlanmış, bitmiş bir siyasi dava. Toplum bu konuda net bir şekilde ikiye bölünmüş. Bir kesim bunu muhalefeti susturma, sindirme davası olarak görüyor. Şu ana kadar da yargılanan, ceza alan kimse yok. Toplumun vicdanında bitmiş, kararı verilmiş bir dava. Toplumun diğer kesimi ise -daha çok Gülen cemaati diyebilirim- bunu, `Ergenekoncu orduyu terbiye etme` aracı olarak görüyor. Bu davadan hiçbir şey çıkmaz. Bence bu bir yaradır. 28 Şubat süreci de çok büyük yara açtı toplumda. Kin duygularını tetikledi. Ergenekon 28 Şubat`ın rövanşı ama bunun da rövanşı geliyor. Bu rövanş ne olacak? Şu anda henüz bilmiyorum. Ama çok büyük yaralar açıldı, haksızlıklar yapıldı. Rövanşı olacaktır. Türkiye`de polisle yargının askeri terbiye etme aracı olarak kullanılması, bu iki kuruma da çok büyük zarar veriyor. Türkiye`deki kamplaşmayı da derinleştiriyor. <br />
<br />
<br />
Ben hiçbir zaman `cemaatçi` olmadım ve kendimi `agnostik` olarak tanımladım. Ama üniversitemde karşılaştırmalı din dersleri verip, bu konuları çalışıyorum. Fethullah Hoca ile ilk mülakatımı 94-95`te gerçekleştirdim. Hoca, son derece karizmatik bir din alimi. Onun hareketi, din ekseninde bir ahlak ve şahsiyet inşa etme arzusu ile ortaya çıkan bir hareketti. 90`lara dek `İslami söylemle karakter mimarlığı yapma` arzusu devam etti. ABD`ye gelince daha da siyasileşti ve bugünkü iktidarın en büyük ortağı oldu. Başlangıç noktası ile 2010`daki hareket noktası arasında çok büyük fark var. <br />
<br />
GÜLEN, AMERİKA VE İSRAİL`E MESAJ VERDİ <br />
<br />
- Fethullah Gülen, başka kanallardan da mesajlarını iletebilirdi. Neden ABD basını aracılığıyla mesaj verdi? <br />
<br />
Çünkü Hoca, ABD ve İsrail`e mesaj göndermek istiyordu. `Biz AKP`yi destekliyoruz ama İsrail`e karşı tutumu desteklemiyoruz` dedi. İleriye yönelik bir adım, bir öncü sarsıntı olarak da görebiliriz. Cemaat içinde AKP ile ilişkilerin çok ciddi tartışıldığından haberdarım. Cemaat de homojen bir yapı değil. <br />
<br />
(AKŞAM)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Utah Üniversitesi'nden Profesör Hakan Yavuz, Türkiye'nin geçirdiği dönüşümü "Türkiye`de İslami kesim Protestanlaşıyor ve İslamsız bir İslam oluşuyor" şeklinde yorumladı. Yaşanan dönüşümde en fazla Gülen cemaatinin kaybettiğini belirten Yavuz, "Ama AKP-cemaat teknesi su alınca ilk giden cemaat olacak" dedi. TSK'nın kendisine ülke içinde cephe açmaması gerektiği uyarısı yapan Yavuz, "Ordu da kendini yeniden yapılandırmalı" diye konuştu <br />
<br />
ABD`deki Utah Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü`nde dersler veren Profesör Hakan Yavuz, Gülen cemaati, AKP, Türkiye İslam ve laiklik üzerine çalışmalarıyla akademik camiada uluslararası üne sahip olan bir isim. Bir dönem Fethullah Gülen cemaatine yakın görülen Yavuz, kendisini `agnostik` (bilinemezci) olarak tanımlıyor ve hiçbir zaman cemaatçi olmadığını vurguluyor. Profesör Yavuz ile perşembe günü İstanbul`da bir araya gelerek, Türkiye`nin son dönemine ilişkin sosyolojik ve siyasal analizler yapmasını istedik. <br />
<br />
Prof. Dr. Yavuz`un değerlendirmeleri şöyle: <br />
<br />
- Türkiye`de `laik-dinci` diye tanımlanan bir kutuplaşma kendisini hissettiriyor gibi son birkaç yılda. Sizce bu tanımlama sorunun sosyolojik tahlili açısından doğru bir çerçeve çiziyor mu? <br />
Türkiye`de bu durumu `dinci-laik` yerine şu şekilde tarif etmek gerek: Modernleşme İslam`la mı olacak, İslamsız mı olacak? Laik kesim, İslamsız modernleşme istiyor ve dini, modernleşmenin karşıtı olarak algılıyor. Bunun karşısında ise, İslam`la beraber modernleşme isteyen ikinci bir kesim var. Ana tartışma bu. Eskiden, `Modernite İslamsız olmalı` diyenler hakimdi. Şimdi ise, `Modernite İslam`la beraber gitmeli` diyenler. Hatta modernitenin ihtiyaçlarına göre `İslam yeniden yorumlanmalı` diyenler de var. Yani, bugün Türkiye`de bir Protestan İslam`ı oluşuyor. Ama bugün Türkiye`de çok endişelenmeye gerek yok. İslamcı-laik gerilimi, elitler seviyesinde ve temelleri çok da sağlam olmayan bir gerilim. Bu fay hattının bir sosyolojik derinliği yok. İslami kesim gittikçe Protestanlaşıyor. <br />
<br />
- Protestanlaşma ile ne kastediyorsunuz? <br />
Yani bugün `İslamsız bir İslam` görüntüsü ortaya çıkıyor. Yani, ahlak, etik, hak-hukuk değerlerinden soyutlanmış bir İslam. Tamamıyla şekle dayalı ve tüketim araçları haline dönüşen bir İslam var. Bugün Türkiye`de İslami semboller alınıp, satılır hale gelmiş, yer edinmek için kullanılır vaziyete dönüşmüş. Türkiye`de İslam`ın şartı ikiye indirgenmiş: başörtüsü ve içki içme. Weber`e göre Protestanlık kapitalizme yol açmıştı. Burada ise, Protestanlaşmaya yol açıyor. Bunlar modern süreçleri ele geçirdiklerini iddia ediyorlar ve başarılılar. Medya, finans, eğitim sektörü... Hepsinde güçlendiler. Ancak bunlar modernitenin içine girdikçe, modernite de bunların içine giriyor. Modernite, dini yeniden şekillendiriyor. Burada, kazanan kapitalizmin mantığı. Türkiye leblebileşiyor. <br />
<br />
Eskiden Türkiye`nin birtakım ülküler üzerinde oydaşmaya varılan ortak bir çimentosu vardı. Türk kimliği, ülkenin pusulası... Bugün, o çimento dağıldı. Türkiye`de mahalleleri cemaatler, kesimler, kesitler, yığınlar... Herkes leblebi gibi bir tarafa yuvarlanıyor. <br />
<br />
<br />
- Ne tetikledi peki sizin tarif ettiğiniz bu dağılmayı? <br />
Özal döneminde başlatılan neo-liberal politikalar. Geldiğimiz noktada, Türkiye`de bugün kimlikler üzerinden siyaset yapılıyor ama ulusal düzeyde bir kimliksizleşme söz konusu. Bugün Türk kimliği bir `öcü kimlik` haline getirildi. Bizim daha önceki söylemimizde Türk kimliği bütünleyici ve herkesi kapsayan kimlikti. <br />
<br />
- `Türk vatandaşı` yerine, bütünleştirici bir kimlik olarak `Türkiyeli` denilmesi sizi rahatsız mı ediyor? <br />
AKP, bence birçok olumlu yönüne rağmen, Türkiye`deki kimlik tartışmalarında son derece olumsuz rol oynadı ve Türkiye`nin mayasını bozdu. Türkiyelilik? Olamaz ki böyle bir şey! Bunu tarihi, felsefesi yok. Zaten hepimiz Türkiyeliyiz. Bir ulus-devlet olarak kurulduk. Şimdi ulus devlet yıkılırken, `Ortak maya İslam olsun` deniyor. Ama hangi İslam? Aleviliğin mi, Diyanet`in mi, AKP`nin mi, Gülen Efendi`nin mi? Türkiye`de tek bir İslam yok, farklı İslamlar var. İslam üzerinden `maya` yaparsanız, çok büyük bir tartışma ortamı çıkar. AKP`nin `İslam bizim çimentomuz, mayamız olsun` yaklaşımı bence tutarsız. İslam bazı konularda birleştirici değil. Hatta bazı konularda daha bölücü olabilir ve ülkeyi çatışmaya sürükleyebilir. AKP`yi Özal ile kıyasladığımız zaman çok olumlu bir miras bıraktığını söyleyemeyiz. <br />
<br />
- Neden Özal`la kıyaslıyorsunuz? <br />
Türkiye`de bana göre en büyük kırılma Özal`la yaşandı. Ülkede 2 büyük devrim yaşandı. İlki, Mustafa Kemal`in ulus-devlet üretme ve laik toplum yaratma projesi. İkincisi, Özal`ın toplumu para ve kapitalizmle tanıştırma dönemi. Yani, Özal da bu zihni dönüşüm açısından Atatürk kadar devrimciydi. AKP`ye bakınca, toplumun Ankara`nın çok daha önünde olduğunu görüyoruz. Özal`da ise bu durum tam tersiydi. Türkiye`nin bir başka sorunu ise askeri yapı. Türkiye`nin bugünkü koşullarda böyle bu kadar büyük bir orduya ihtiyacı yok. Türkiye ordusuz yapamaz, mutlaka ordumuz olacak. Ama, güvenlik tanımının yeniden yapılması ve ordunun yeniden yapılandırılması şart. Mesela Genelkurmay Başkanı`nın da sadece karacılardan olması geleneği değişmeli. Havacılardan da Genelkurmay Başkanı seçilebilmeli. Bugünkü komuta kademesi Türkiye`nin mevcut koşulları ve özlemlerinden biraz kopuk olduğu için, en fazla itibar kaybına uğrayan yapıların başında TSK geliyor. <br />
<br />
<br />
- Fethullah Gülen`in önce Deniz Baykal`ı istifaya götüren sürece müdahil olması, ardından da Wall Street Journal gazetesine verdiği mülakat son derece dikkat çekti. Bunu nasıl okumak lazım? <br />
Gülen cemaati içinde Fethullah Hoca adına hareket ettiğini söyleyen milyonlarca kişi bulunuyor. Ama, ABD`deki Fethullah hareketiyle, Türkiye`deki hareket arasında siyasi ilişkiler ve amaçları bakımından büyük farklılıklar var. ABD`deki Fethullah Gülen, dünyayı Washington ekseninde okumaya çalışan bir hareket. O nedenle Fethullah Hoca Hamas, Hizbullah, AKP ve İran ile aynı karede görünmek istemedi. Çünkü bunun uluslararası düzlemde kendi siyasetinin meşruiyetine zarar vereceği endişesi var. Bu nedenle o açıklamaları yaptı. Zaman gazetesi sonradan çok taklalar attı biliyorsunuz `Hoca aslında onu demedi, bunu dedi` diye... Bunlar artık iktidarla içli dışlı olmuş, cemaatten çok AKP`ye biat eder hale gelmişler. `Cemaatin tabanında kaygı oluşmasın` diye, evirip çevirdi Zaman. Türkiye`de cemaatin içinde bulunduğu bağlam ile ABD`de cemaatin koşulları aynı değil. Ayrıca `Her şeyi hoca yönlendiriyor` gibi basit bir düşünce içinde olmamamız lazım. Pek çok iş Hoca`ya rağmen yapılıyor. AKP-cemaat ilişkilerine baktığınız zaman, bu bir koalisyon. Fakat, cemaat mensubu birçok üniversiteli AKP sayesinde bürokrasiye girebildi ve yüksek mevkilere geldi. Bu nedenle, şimdi AKP`ye daha fazla biat eder hale geldiler. Artık onların dinleyeceği kesim Fethullah Gülen değil, Recep Tayyip Erdoğan. <br />
<br />
- Rakibe mi dönüştü yani Erdoğan ve Gülen? <br />
Rakibe de dönüşebilirler. Öyle bir potansiyel var. Bence Türkiye`deki dönüşümde kaybeden cemaat oldu. Eskiden tüm siyasal partilere eşit olan cemaat, şimdi taraf oldu ve bugün artık Gülen hareketi AKP ile özdeşleşti. Ama, cemaat-AKP teknesi su alınca, ilk giden cemaat olacak. <br />
<br />
- Su almaya başladı mı peki tekne size göre? <br />
Yok, Türkiye`de halen en güçlü siyasal yapı AKP ve cemaat orada duruyor. Aslında cemaatin işi zor. Çünkü gideceği bir kapı da yok. MHP mümkün değil, CHP çok zor. Cemaat kendini AKP`ye mecbur etti tavır ve tutumlarıyla. <br />
<br />
- CHP ile cemaat yakınlaşıyor mu? <br />
Hayır, şu anda böyle bir yakınlaşma yok. Cemaatin bugünkü koşullarında buna ihtiyaç da yok. <br />
<br />
- Geçen hafta Osman Nami Osmanoğlu`nun cenazesine Başbakan ve bakanların katılması oldukça ilgi gördü. Bunu nasıl yorumlamak gerekiyor? <br />
AKP`nin Türkiye`nin kuruluş felsefesini, tarihini algılaması çok farklı. `Son dönemde Osmanlı Ailesi`ne gösterilen yakınlık, cumhuriyetin tarih okumasına bir tepki. Ama fazla da büyütmemek lazım. Diğer hanedanlarla kıyaslayınca, Osmanoğulları`nın hain olmadığını görüyoruz. Bir nostalji, `Bizim coğrafi sınırlarımız ulusal sınırların ötesindeydi` diyoruz tekrar. Biraz da Cumhuriyet`le hesaplaşmak, yani Cumhuriyet`in tarih tezine karşı bir geliş de var. <br />
<br />
<br />
AKP, travesti bir parti. Nedir travesti? Bedenle ruhunun çatışma içinde olduğu bir yapı. AKP`nin ruhu Necip Fazıl`larla, Sezai Karakoç`larla beslenen Milli Görüş, Büyük Doğu Hareketi`nden oluşuyor. Oradan gelen ve içinde mücahit olmayı da barındıran bir ruh. AKP iktidara geldikten sonra, şimdi artık onlar da lüks yaşamak ve Batı`lı olmak istiyor. Mücahitler artık müteahhit oldu. Bedenle ruh arasında ciddi bir çatışma var. Bugün AKP, kimliği olmayan ama belli bir yaşam tarzına göre kimlik üreten bir parti. Burada travesti kimliğini olumsuz anlamda kullanmıyorum, bir `metafor` olarak kullanıyorum. AKP`yi biz en iyi şekilde `travesti bir yapı` olarak anlayabiliriz. Gerilimler içinde olan, ruhuyla bedeninin çatıştığı, yaşam tarzından kimlik üretmek isteyen bir yapı. <br />
<br />
<br />
TSK kendine göre ülke içinde cephe açmamalı. Toplumun tüm kesimlerine eşit mesafede durabilmeli. TSK toplumdaki tüm yaşam farklılıklarını kucaklayan bir vatanın savunmasından sorumlu olan kuvvetler olmalı. TSK`nın şapkasını önüne koyup misyonunu yeniden düşünüp, o misyona uygun bir yapı geliştirmesi lazım. Bunu da askerden beklememeli, siviller yapmalı. Ordunun kurucusu olan Meclis, `nasıl bir ordu istendiği?` sorusuna yanıt vermeli. Ancak, bu yapılırken, ordunun onur ve haysiyeti yıpratılmamalı. TSK`nın yeniden yapılandırma işini polisle yaptığınız an, Türkiye`deki en büyük çatışmaya ortam hazırlarsınız ki bence bugün yapılan biraz da bu. Yani, TSK`yı şekillendirmek, yeni misyon tanımlarken, burada polisi veya yargıyı bir sopa gibi kullanmak en büyük yaraları açar. <br />
<br />
Ergenekon için rövanş yaklaşıyor <br />
<br />
Bence sonuçlanmış, bitmiş bir siyasi dava. Toplum bu konuda net bir şekilde ikiye bölünmüş. Bir kesim bunu muhalefeti susturma, sindirme davası olarak görüyor. Şu ana kadar da yargılanan, ceza alan kimse yok. Toplumun vicdanında bitmiş, kararı verilmiş bir dava. Toplumun diğer kesimi ise -daha çok Gülen cemaati diyebilirim- bunu, `Ergenekoncu orduyu terbiye etme` aracı olarak görüyor. Bu davadan hiçbir şey çıkmaz. Bence bu bir yaradır. 28 Şubat süreci de çok büyük yara açtı toplumda. Kin duygularını tetikledi. Ergenekon 28 Şubat`ın rövanşı ama bunun da rövanşı geliyor. Bu rövanş ne olacak? Şu anda henüz bilmiyorum. Ama çok büyük yaralar açıldı, haksızlıklar yapıldı. Rövanşı olacaktır. Türkiye`de polisle yargının askeri terbiye etme aracı olarak kullanılması, bu iki kuruma da çok büyük zarar veriyor. Türkiye`deki kamplaşmayı da derinleştiriyor. <br />
<br />
<br />
Ben hiçbir zaman `cemaatçi` olmadım ve kendimi `agnostik` olarak tanımladım. Ama üniversitemde karşılaştırmalı din dersleri verip, bu konuları çalışıyorum. Fethullah Hoca ile ilk mülakatımı 94-95`te gerçekleştirdim. Hoca, son derece karizmatik bir din alimi. Onun hareketi, din ekseninde bir ahlak ve şahsiyet inşa etme arzusu ile ortaya çıkan bir hareketti. 90`lara dek `İslami söylemle karakter mimarlığı yapma` arzusu devam etti. ABD`ye gelince daha da siyasileşti ve bugünkü iktidarın en büyük ortağı oldu. Başlangıç noktası ile 2010`daki hareket noktası arasında çok büyük fark var. <br />
<br />
GÜLEN, AMERİKA VE İSRAİL`E MESAJ VERDİ <br />
<br />
- Fethullah Gülen, başka kanallardan da mesajlarını iletebilirdi. Neden ABD basını aracılığıyla mesaj verdi? <br />
<br />
Çünkü Hoca, ABD ve İsrail`e mesaj göndermek istiyordu. `Biz AKP`yi destekliyoruz ama İsrail`e karşı tutumu desteklemiyoruz` dedi. İleriye yönelik bir adım, bir öncü sarsıntı olarak da görebiliriz. Cemaat içinde AKP ile ilişkilerin çok ciddi tartışıldığından haberdarım. Cemaat de homojen bir yapı değil. <br />
<br />
(AKŞAM)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Zırhlı aracı bırak, görüşmeyi anlat!]]></title>
			<link>http://www.aydinuclar.com/Thread-Zirhli-araci-birak-gorusmeyi-anlat</link>
			<pubDate>Fri, 30 Jul 2010 08:58:45 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.aydinuclar.com/Thread-Zirhli-araci-birak-gorusmeyi-anlat</guid>
			<description><![CDATA[AKP Sözcüsü Hüseyin Çelik, partisinin genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun "Erdoğan ile Büyükanıt anlaştı. 27 Nisan muhtırası AKP'yi yeniden iktidara getirmek için verildi. Büyükanıt lüks otomobille ödüllendirildi" iddiasına yanıt verdi. <br />
<br />
Hüseyin Çelik yaptığı açıklamada Dolmabahçe görüşmesinde neler konuşulduğundan bahsetmezken, Büyükanıt'a alınan zırhlı aracın Genelkurmay bütçesinden karşılandığını söylemekle yetindi. <br />
<br />
Çelik şunları söyledi: <br />
"Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'a alınan araç Başbakanlık bütçesinden değil Genelkurmay bütçesinden karşılandı. Büyükanıt'ın hükümet tarafından ödülendirildiği iddiası abesle iştigaldir. Kılıçdaroğlu, 27 Nisan'ın kurgulandığını, Başbakan'la Büyükanıt'ın çıkar işbirliği yaptığını iddia ediyor. Bu iddiaya göre pazarlığa oturuyorlar, ver bir muhtıra, biz iktidara gelelim, sen de kap bir zırhlı araba. 367 saçmalığını ortaya atan Sabih Kanadoğlu, Meclis'e giremeyen CHP ve iptal kararı veren Anayasa Mahkemesi de mi AKP ile gizli bir işbirliğine girdi? Pes doğrusu."]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[AKP Sözcüsü Hüseyin Çelik, partisinin genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun "Erdoğan ile Büyükanıt anlaştı. 27 Nisan muhtırası AKP'yi yeniden iktidara getirmek için verildi. Büyükanıt lüks otomobille ödüllendirildi" iddiasına yanıt verdi. <br />
<br />
Hüseyin Çelik yaptığı açıklamada Dolmabahçe görüşmesinde neler konuşulduğundan bahsetmezken, Büyükanıt'a alınan zırhlı aracın Genelkurmay bütçesinden karşılandığını söylemekle yetindi. <br />
<br />
Çelik şunları söyledi: <br />
"Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'a alınan araç Başbakanlık bütçesinden değil Genelkurmay bütçesinden karşılandı. Büyükanıt'ın hükümet tarafından ödülendirildiği iddiası abesle iştigaldir. Kılıçdaroğlu, 27 Nisan'ın kurgulandığını, Başbakan'la Büyükanıt'ın çıkar işbirliği yaptığını iddia ediyor. Bu iddiaya göre pazarlığa oturuyorlar, ver bir muhtıra, biz iktidara gelelim, sen de kap bir zırhlı araba. 367 saçmalığını ortaya atan Sabih Kanadoğlu, Meclis'e giremeyen CHP ve iptal kararı veren Anayasa Mahkemesi de mi AKP ile gizli bir işbirliğine girdi? Pes doğrusu."]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Türk Nasyonal Sosyalizminin Kısa Tarihi]]></title>
			<link>http://www.aydinuclar.com/Thread-Turk-Nasyonal-Sosyalizminin-Kisa-Tarihi</link>
			<pubDate>Fri, 30 Jul 2010 08:28:16 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.aydinuclar.com/Thread-Turk-Nasyonal-Sosyalizminin-Kisa-Tarihi</guid>
			<description><![CDATA[En güzel bayrak şiirini kim yazdı? Günlerdir şehit cenazelerini gördükçe, kendimi hep bir şiiri mırıldanırken buluyorum. Üstelik şairi, siyasi olarak hiç anlaşamayacağım biri... (Soner Yalçın, Not Defteri’nden, 6 Haziran 2010)<br />
<br />
 <br />
Hiç unutmam, yıllar önce Nazilerin sokak serserilerinden müteşekkil SA’larını düşünür durur ama bir türlü kafamda oturtamazdım. Alman faşizminin sol kanadını oluşturan bu grup, antikapitalist olduğunu ayan beyan ilan eder, hatta  “dünya kapitalizminin mülksüzleri sömürerek oluşturduğu tekelci iktisadi sistemin Alman devrimi’nce yıkılacağını söylerdi.  Tamam, Partinin ne mal, liderinin ne denli “artist ”, kadroların tam bir psikopat olduğu o zamandan belliydi de, bu “serserilerin ” sol ve faşist şapkaları aynı anda aynı kafaya takmalarını anlamak benim için mümkün değildi. Sonradan anladım ki sorun bende değil,  o günlerin siyasi fotoğrafındaymış meğer.  Faşist hareket,  Türkiye’de her zaman mümbit bir toprak buldu ama Nasyonal Sosyalizm’in sahne alması, biraz zaman alacaktı. <br />
 <br />
Yerli Malı Nasyonal Sosyalizm, ilk kez doksanların başında ortaya çıktı. Muhafazakâr’ı yetmiyormuş gibi bir de Sol makyajlı Faşizm başımıza musallat olacaktı artık.  Hevesliler bu kez sol görünümlü Faşizmden çok şey öğrendiler.  Ama yalan yok. Yüzde yüz yerli üretim bir faşizmdi bizimki… “Türk Malı” Naziler kısa zamanda serpilip geliştiler. İnanılmaz bir performans sergileyerek özellikle kamuoyu yaratma meselesinde stratejik konumlara geldiler. İlk olarak SA’lar, sonradan olma değil harbi faşisttiler. İkincisi hem solcu hem Nazi olabilmeyi her ne hikmetse becerirken de samimiydiler. Bizim yerli nasyonal sosyalistler ise gövde itibariyle soldan geldiler. Eklektik, pragmatik ve ilkesizdiler. Ve dört dörtlük ırkçıydılar. Irkçı cümleler kurmayı  bir tür anarşizan “hergele” tavrı olarak gördüler.  Ağzına geleni sakınmadan söylemek, masum bir “fırlamalıktan”  başka bir şey değildi.<br />
 <br />
Soner Yalçın, üretken bir yazar olarak Nasyonal Sosyalist camiada her zaman özel bir yere sahip oldu. Kitapları çok sattı, danışmanı olduğu diziler çok izlendi, yazıları çok okundu ve okunuyor. Halen Hürriyet’te Pazar günleri not defterini okurlarına açıyor. Düşüncelerini açıkça ve sayfalar dolusu yazıyor. Ama bütün bu “delil”lere rağmen Soner Yalçın hâlâ solda durduğunu iddia ediyor. Üstelik okurları da onu solda biliyor.  Kurtlar Vadisi gibi  sadist  faşizan karakterlerin yüceltildiği bir dizinin jeneriğine danışman sıfatıyla adını yazdıran; Türkiye’de Yahudilerin “ipliğini pazara çıkaran” kitaplar kaleme alarak Türk milliyetçiliğinin bile aslında Yahudi işi olduğunu iddia edip ülke tarihindeki  bütün kanlı kirli işleri dönmelerin omuzlarına yıkan, Türkiye Cumhuriyetinin asimilasyon politikasını ilericilik  sıfatıyla   kutsayıp,  diline ve kimliğine sahip çıktığı için bu “ilerici” politikaların gadrine ve mezalimine maruz kalan on binlerce kürdü feodalitenin kurbanları olarak suçlayan Soner Yalçın’ın solcu olarak ortalıkta geziniyor olması bir tür şaka gibi.  Sol boşluk  Türk Malı Nasyonal Sosyalizmin faşist fikirleri sol olarak servis etmesine ortam yaratıyor. <br />
 <br />
Yalçın,  ne yazdığının farkında. Sol gösterip sağ yazıyor. Farkında olduğu için neredeyse her  yazının sonuna şerh düşüyor: “Ey Okur, Buraya kadar okuduğuna aldanma.  Yazar solcudur aslında. Marks Çarpsın yalanı varsa!” Bu nedenle, CHP’nin çiçeği burnunda başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun gönderdiği dosyaya istinaden  Zaza değil de saf kan Türk olduğunu sayfalarca anlatıp son satıra geldiğinde şöyle buyuruyor: Uzatmayalım: Kim kendini hangi kimlikte görüyorsa odur.Öncelik, insan olmaktır!Kemal Kılıçdaroğlu etnik kimliğiyle değil Türkiye'ye vereceği hizmetle değerlendirilmelidir.” İyi de konuyu gündeme getiren, kim? Peki, Dersimden girip Horasan’dan çıkan, soy sop ağacına tırmanıp dallarda Türk geni arayan kim? Madem Kılıçdaroğlu’nun Kürt kimliği önemli değil neden yazının başlığı “Kılıçdaroğlu Hakkında Tek Bilinmeyen Gerçek”tir.  Bilinmeyen gerçeğin bilinmesi neden bu kadar önemlidir? CHP Başkanının Kürtlüğü, yazarı neden rahatsız etmektedir? Üstelik, Kılıçdaroğlu yeni etnik kimliğine transfer edilirken olan Zazalara olmakta bu kadim halk durduk yerde milliyet değiştirmektedir.<br />
 <br />
Yalçın, Aşk-ı Memnu ve Ergenekon yazısında ise ipin ucunu iyice kaçırır. Romanın yazıldığı Abdülhamit dönemi ile dizinin çekildiği bugün arasında, “siyasal baskı” üzerinden ilişki kurar ve dizinin popülaritesini buna bağlar. “İşte Aşk-ı Memnu böylesine özgürlük ortamından yoksun bir dönemin ürünüydü… Bugün Ergenekon süreciyle başlayan korkuların da benzer edebi eserlerin yazılmasına neden olduğunu tespit edebiliriz. Son yıllarda çıkan romanların çoğunluğunun bireyi ele alması ve bireyin toplumsal-siyasal hayattan bağımsız konu edilmesi rastlantı mıdır?”  Soner Yalçın bunu hep yapıyor. Okurunun okuma özürlü olduğunu düşünüyor ve boş kaleye topu plase ediyor.  Bugün Türkiye’de Abdülhamit istibdadına benzer bir rejimin olduğunu öğreniyoruz. Peki, neye göre? Basılan roman türlerine göre! Ergenekon operasyonlarından korkan yazarlar, heyhat ellerini siyasetten çekip artık aşk meşk gibi konulara ilgi duymak zorunda kalmışlar meğer.  Tamam da Ergenekon, son tahlilde  devlet içi bir hesaplaşma değil mi? Emekliliği geldiği halde vazife aşığı kontra eskileriyle asker sivil bulaşığı bir teşkilat…  Böyle bir teşkilatla edebiyat dünyasının nasıl bir bağlantısı olabilir ki? Hem bu süreçte edebiyatçılar arasında hiç tutuklanan oldu mu mesela bu davadan?  Ya da Ergenekon yüzünden romanı ceza alan… Yok, çünkü Soner Yalçın uyduruyor. Sadece bu değil. Edebiyatı Ergenekon’dan önce ve sonra diye ikiye ayırıyor ve bu kadar büyük bir iddiayı desteklemek için tek bir kanıt bile ileri sürmüyor.  Hâlbuki, davadan önce ne  siyasi romanların ağırlığından  kitap rafları çöküyordu ne de bugün sadece aşk romanları yazılıyor. Ergenekon davasını Abdülhamit dönemiyle özdeşleştirip aklamaya çalışan Yalçın, bu arada Kürt meselesi hakkında yazıp çizen aydınlara yönelik ağır baskı koşullarını aklına bile getirmiyor.  Soner Yalçın, faşizan gerçeğini yazıyor. İnceltici olarak solu kullanıyor: “Siyasal baskıların, ekonomik sıkıntıların, hoşnutsuzluğun arttığı her dönem, halkın merakının, Aşk-ı Memnu gibi yaşamlara-aşklara yöneldiği bir gerçek değil midir? Zengin ve aylak bir toplum katının yozlaşan yaşam biçimini ele alan Aşk-ı Memnu ile Eren Talu-Defne Samyeli ilişkisinin bu kadar konuşulması, yazılması tesadüf olabilir mi? Çoğunluk bugün  (bu)  ilişkileri merak etse de, yarın korkularını yenip yine Çiğdem Talu şarkısı söyleyecektir: Nereye Payidar Nereye?” Güzel değil mi?  İnsanın Tek yol Devrim diye slogan atası geliyor.  Aman ajite olmayın hemen: Çünkü bütün bu sol ağızlar,  Kontra eskisi Ergenekon Teşkilatının halk hareketi sanılması için. Abdülhamit’in baskıcı rejimi, dönemin özgürlükçü muhalefetini nasıl hedef almışsa, bugün de  Ergenekon  özgürlükçü bir hareket  olduğu için hedef oluyor.  Tez bu. Halk korkuyor ve Aşk-ı Memnu’ya sığınıyor. Fakat yılgınlık yok.  Halk “Silivri’dekileri” kurtaracak.<br />
 <br />
Bayrak şairine düzdüğü methiyede olduğu gibi bazen topu kendi kalesine de atıveriyor. Soner Yalçın bir kez daha anlatıyor. Kes yapıştır tekniğiyle Bakiler’in makalesinin tamamını yazısında kullanıyor.  Bize de kendisine ait birkaç satırı okumak düşüyor. “En güzel bayrak şiirini kim yazdı? Günlerdir şehit cenazelerini gördükçe, kendimi hep bir şiiri mırıldanırken buluyorum. Üstelik şairi, siyasi olarak hiç anlaşamayacağım biri..”  Bu sözün üzerine söylenecek söz yok aslında: Arif Nihat Asya, ırkçı bir faşisttir. Şiirleri kötüdür. Sağ cenahın sevdiği bir şairdir. Anlaşıldığı kadarıyla Soner Yalçın da hayranları arasındadır. Aman yanlış anlaşılmasın. Yazar fikirlerini değil sadece Bayrak şiirini sevmekte ve asker cenazelerini gördükçe bu şiiri okumaktadır. Peki şiir nedir? Hatırlayalım:<br />
 <br />
Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü/Kızkardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü./Işık ışık, dalga dalga bayrağım./Senin destanını okudum,/Senin destanını yazacağım./Sana benim gözümle bakmayanın/Mezarını kazacağım./Seni selamlamadan uçan kuşun/Yuvasını bozacağım. …./Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim;/Yeryüzünde yer beğen/Nereye dikilmek istersen/Söyle, seni oraya dikeyim!/<br />
 <br />
Soner Yalçın bu şiiri sevdiği takdirde aslında şairiyle aynı dünya görüşünde buluştuğunu anlamıyor mu? Ne diyor şiir: Sana benim gözümle bakmayanın/Mezarını kazacağım./Seni selamlamadan uçan kuşun/Yuvasını bozacağım.<br />
 <br />
Soner Yalçın, kendini solcu görüyor, okurlarına bunu dikte ediyor. Ama Arif Nihat Asya’nın sadist ve saldırgan şiirini bağrına basıyor.  Fakat  bir de bakıyoruz, Soner Yalçın, TİP Genel Başkanı  Behice Hanım’la ilgili yazısında  artık nasıl oluyorsa, kanı kaynayan  bir militana dönüşüyor: “Behice Boran, 10 Ekim 1987'e Brüksel'de öldü. Vasiyeti gereği cenazesi Türkiye'ye getirildi. TBMM'de tören yapıldı. Zincirlikuyu'da toprağa verildi. Sanmayınız ki Behice Boran'ın uzun yürüyüşü sona erdi. Taksim'de dün, hayatını halkına adayan yüz binlerce yiğit Behice Boran vardı, görmediniz mi?”  2 Mayıs tarihli yazı, Taksimde, 32 yıl sonra,1 Mayıs’ı kutlayan eylemcilere içerden bir selamla bitiyor. O kadar içerden ki neredeyse Yalçın’ın TİP üyesi olduğunu düşünüyor okur. Peki hangi Soner Yalçın?  Bayrak şiirine methiyeler düzen mi? Behice Hanım’ın yoldaşlarına selam gönderen mi?<br />
 <br />
Sorunun cevabı, Yalçın’ın külliyatında mevcut.  Külliyat,  tutarlı bir siyasi duruşu gözler önüne seriyor. İnceltilmiş Faşizm, bu siyasi duruşun adıdır. Bakın Soner Yalçın, Kürt Meselesine ilişkin ne diyor:<br />
 <br />
“Derebeylik düzeninin devam etmesini isteyen Şeyh Said İngiliz desteğini de arkasına alarak ayaklandı. Kürt olduğu için değil, gerici olduğu için ayaklandı. Seyit Rıza Alevi olduğu için değil, gerici olduğu için ayaklandı. Diğer türlü düşünmek paradokstur: Bugün ya Kemalist Devrim'in safında olursunuz ya da Şeyh Said'lerin, Seyid Rıza'ların...<br />
Bugün etnik-mistik aidiyetle Şeyh Said'lere, Seyid Rıza'lara kutsiyet vererek Kürtleri de, Alevileri de özgürleştiremezsiniz. Kimseyi kandırmayın. … Adına istediğiniz açılım adını verin. Ya da Anayasa, istediğiniz değişikliklerle kabul edilsin. ... Ağaların, şeyhlerin elinden yoksul köylüleri kurtaracak, onları özgürleştirecek bir çözüm sunulmamaktadır. Bu ağalık rejimi Kürt kadınını da berdele mahkûm etmektedir. Kürt aydını bunu analiz edememektedir. Açılımı, değişimi “özgürlük” sanmaktadır. Çünkü Kemalist Devrim'in niteliğini ve felsefesini anlamaktan uzaklaşmıştır… Oysa bugün, özgürlük, eşitlik ve kardeşliği kuracak tarihimizdeki yegâne proje 1920'lerin Kemalist Devrim projesidir. Bugün bunun dışındaki çözümler emperyalizm ile feodal beylerin işbirliği halinde sundukları gerici projeleridir.”<br />
 <br />
Şeyh Said ve Seyid Rıza’nın “aşiretleri”  Kurtuluş  Savaşına katılırken ilerici, ama Kürt olduklarını Kemalist rejime hatırlattıklarında gerici! İlkeli olmak böyle bir şey tabii!    Ama Mustafa Kemal, Şeyh Said ayaklanmadan iki yıl önce bakın ne demiş: “..hangi livanın halkı Kürt ise, o­nlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken o­nları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun yaratmaları daima mümkündür. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmişlerdir. Yani o­nlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz."   Mustafa Kemal de bu ayrılıkçı(!) sözleriyle Soner Yalçın’a göre gerici sıfatını hak ediyor.  Açık ki bu sözler, iki yıl içinde unutulduğu için, önce Diyarbakır sonra Dersim ayaklanıyor.  Ne tuhaf ki Mustafa Kemal, 20 Ocak 1923 tarihli o mülakatta, Türkiye Halkı içinde sayılmadıkları zaman Kürtlerin mesele çıkarma hakkı olduğunu dahi söylüyor.<br />
 <br />
 Soner Yalçın asimilasyonu savunuyor.  Şeyh ya da ağaların da milli kimlik ve kültürlerine sahip çıkma hakları olduğunu unutuyor.  Bu zevat ve halkı,  Ankara Meclisi’nde savaşın tarafı olurken her türlü hakkı, “hak” ediyor da varlığını Türk varlığına armağan etmediklerinde gerici ilan ediliyor.  Yalçın, bununla da kalmıyor. Böylece  Kemalizm, burjuva devriminin bile ötesine geçip hokus pokusla  Ekim Devrimi’ne  rakip  oluyor.  Tabii bütün bir tarih,  Soner Bey kahvesini yudumlarken masa başında kolayca yazılıveriyor!  Amaç Kürtlerin ne nankör, ne barbar bir halk olduğunu kanıtlamaksa üç beş yalanın, üstüne Mustafa Suphilerin hayatının lafı mı olur canım! Anlıyoruz ki Soner Yalçın aslında iyi niyetli.  Ağaların yoksul Kürt köylüsünü şeyhlerin elinden kurtaracak ve onları özgürleştirecek planları destekliyor. Kürt kadını için özgürlük istiyor mesela.  Kemalizm’i bir “halâs” çaresi olarak gördüğünü söylüyor ama sanki dilinin altında başka bir şey var: Partiya Karkeren Kurdistan’ı ele alalım önce. Bu partinin hiçbir aşiretle genetik bağı yok.   Hiçbir cemaat tarafından desteklenmediği gibi, bir mezhebe de sırtını dayamış değil.  Öcalan dâhil bütün lider kadrosu yoksul köylü.  Kadrolarında çok sayıda kadın var. Hareket laik bir yapı, üstelik tarihsel olarak Marksist! Yani eşitlikçi bir çizgiden geliyor.  Bütün bu tespitler ışığında, acaba diyor insan, yoksa Soner Yalçın, yoksul Kürt köylüsüne yeni bir siyasi adres mi işaret ediyor. <br />
 <br />
Nasyonal Sosyalizmin Hassasiyet Merkezi: Yahudi “dönmeleri”<br />
 <br />
Türkiye’de  Nasyonal Sosyalizmin geçmişi yirmi yıl.  Hazırlık aşaması, ihtimal Eylül Darbesinden itibaren başlıyor.  Bir tür sol operasyonu olarak düşünülebilir.    Perinçek ve Aydınlık Ekibi, Türk Nasyonal Sosyalizminin en tanıdık ismi. Eylül öncesinde, solun bütün kesimleriyle düşmanlığı ve devlete olan yakınlığı, bu süreci çok da “dert etmeden geçmelerine imkan vermiş olmalı.  Yalçın Küçük,  TİP kökenli, inatçı üretken devrimci bir aydın olarak yıllarca sevildi sayıldı. Yalçın Küçük,  bugün nasyonal sosyalizmin temsilcisi…  Bu o kadar öyle ki, Hrant’ın katillerinden  Veli Küçük’e övgüler düzecek kadar  aklını faşizme kaptırmış görünüyor.  Ertuğrul Özkök ve Yılmaz Özdil nasyonal sosyalizmin iki önemli kalemi.  Özkök’ün  TİP  geçmişi biliniyor. Yılmaz Özdil ise kendini solda görmekle birlikte Marksizmle uzak yakın ilgisinin olmadığı yazılarındaki kavramsal boşluktan belli.  Özellikle bu iki kalemin bakışında Elitizm belirleyicidir.  Halk “bidon kafalı”dır.  Derinlikten ve incelikten yoksundur.  Yönetilmesi ve yönlendirilmesi gerekir. Toplumsal olaylar,  bu kalemler için bir oyun gibidir-Kardak’taki provokatör- Yüzbaşı Volkan’ın gazeteci versiyonlarıdır.  Yılmaz Özdil için,  yaşlı bir adamı yumruklamak, demokratik bir haktır. Mine G. Kırıkkanat, Fransa’dan Kürtleri yazar. Yavruladıklarını söyleyerek insan sıfatını haiz görmediğini beyan eder.<br />
 <br />
Soner Yalçın Aydınlık Dergisi’nden  keşfedilerek Hürriyet’e transfer olmuş bir kalem.  2004 yılında çıkan ve olay yaratan Efendi serisi ile Türkiye Yahudilerini hedef tahtasına koyabildi -Kitapların nasıl bir cehalet üzerine inşa edildiğini anlamak için Hakan Erdem’in Tarihlenk kitabına bakılabilir- . Sabetayistleri kullanarak Türkiye’nin son iki yüz yıllık tarihinde  yağma, talan, vurgun, kırım, katliam zulüm, milliyetçilik, cemaatçilik  -artık aklınıza ne geliyorsa- Yahudilerin üzerine yıkma temayülü Türk nasyonal sosyalizminin önemli özelliklerinden biridir.  Başta Yalçın Küçük olmak üzere bu anlayışın temsilcileri,  Ermeni katliamından tutun da altı yedi eylül olaylarına kadar bu toprakların bütün günahını bir avuç Yahudi “dönme”sine yıkmanın hesabı içinde, Türkiye tarihini sıfır noktasına çekiyor.  Türk Milliyetçiliğinin kuruluş hakkını bile yahudi dönme”lere bıraktığınızda, -Türkeş’i yahudi ilan ettiğinizde- milliyetçiliğinizin bütün günahlarından kurtulup beyaz bir sayfa açtığınızı düşünürsünüz. Yine milliyetçi kalarak… Ermeni katliamının bir yahudi projesi olduğunu söyleyip uygulamayı da Kürt aşiretlerine havale ederseniz elinizde sahiden,  sütten çıkmış bir milli tarih kitabı kalmaz mı?<br />
 <br />
Türk Nasyonal Sosyalizminin fotoğrafı budur.<br />
 <br />
Panzehiri Sosyalizmdir.<br />
 <br />
Vicdanlı Sosyalizm.<br />
 <br />
Murat Utkucu<br />
 <br />
(1)   Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet Yayın Yönetmenliği döneminde kendisiyle gazetesinde yapılan bir röportajdan<br />
 <br />
(2)   Ahmet Hakan’ın Özkök’e ilişkin saptaması<br />
<a href="http://www.birgun.net/actuels_index.php?news_code=1280392875&amp;year=2010&amp;month=07&amp;day=29" target="_blank">http://www.birgun.net/actuels_index.php?...=07&#x26;day=29</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[En güzel bayrak şiirini kim yazdı? Günlerdir şehit cenazelerini gördükçe, kendimi hep bir şiiri mırıldanırken buluyorum. Üstelik şairi, siyasi olarak hiç anlaşamayacağım biri... (Soner Yalçın, Not Defteri’nden, 6 Haziran 2010)<br />
<br />
 <br />
Hiç unutmam, yıllar önce Nazilerin sokak serserilerinden müteşekkil SA’larını düşünür durur ama bir türlü kafamda oturtamazdım. Alman faşizminin sol kanadını oluşturan bu grup, antikapitalist olduğunu ayan beyan ilan eder, hatta  “dünya kapitalizminin mülksüzleri sömürerek oluşturduğu tekelci iktisadi sistemin Alman devrimi’nce yıkılacağını söylerdi.  Tamam, Partinin ne mal, liderinin ne denli “artist ”, kadroların tam bir psikopat olduğu o zamandan belliydi de, bu “serserilerin ” sol ve faşist şapkaları aynı anda aynı kafaya takmalarını anlamak benim için mümkün değildi. Sonradan anladım ki sorun bende değil,  o günlerin siyasi fotoğrafındaymış meğer.  Faşist hareket,  Türkiye’de her zaman mümbit bir toprak buldu ama Nasyonal Sosyalizm’in sahne alması, biraz zaman alacaktı. <br />
 <br />
Yerli Malı Nasyonal Sosyalizm, ilk kez doksanların başında ortaya çıktı. Muhafazakâr’ı yetmiyormuş gibi bir de Sol makyajlı Faşizm başımıza musallat olacaktı artık.  Hevesliler bu kez sol görünümlü Faşizmden çok şey öğrendiler.  Ama yalan yok. Yüzde yüz yerli üretim bir faşizmdi bizimki… “Türk Malı” Naziler kısa zamanda serpilip geliştiler. İnanılmaz bir performans sergileyerek özellikle kamuoyu yaratma meselesinde stratejik konumlara geldiler. İlk olarak SA’lar, sonradan olma değil harbi faşisttiler. İkincisi hem solcu hem Nazi olabilmeyi her ne hikmetse becerirken de samimiydiler. Bizim yerli nasyonal sosyalistler ise gövde itibariyle soldan geldiler. Eklektik, pragmatik ve ilkesizdiler. Ve dört dörtlük ırkçıydılar. Irkçı cümleler kurmayı  bir tür anarşizan “hergele” tavrı olarak gördüler.  Ağzına geleni sakınmadan söylemek, masum bir “fırlamalıktan”  başka bir şey değildi.<br />
 <br />
Soner Yalçın, üretken bir yazar olarak Nasyonal Sosyalist camiada her zaman özel bir yere sahip oldu. Kitapları çok sattı, danışmanı olduğu diziler çok izlendi, yazıları çok okundu ve okunuyor. Halen Hürriyet’te Pazar günleri not defterini okurlarına açıyor. Düşüncelerini açıkça ve sayfalar dolusu yazıyor. Ama bütün bu “delil”lere rağmen Soner Yalçın hâlâ solda durduğunu iddia ediyor. Üstelik okurları da onu solda biliyor.  Kurtlar Vadisi gibi  sadist  faşizan karakterlerin yüceltildiği bir dizinin jeneriğine danışman sıfatıyla adını yazdıran; Türkiye’de Yahudilerin “ipliğini pazara çıkaran” kitaplar kaleme alarak Türk milliyetçiliğinin bile aslında Yahudi işi olduğunu iddia edip ülke tarihindeki  bütün kanlı kirli işleri dönmelerin omuzlarına yıkan, Türkiye Cumhuriyetinin asimilasyon politikasını ilericilik  sıfatıyla   kutsayıp,  diline ve kimliğine sahip çıktığı için bu “ilerici” politikaların gadrine ve mezalimine maruz kalan on binlerce kürdü feodalitenin kurbanları olarak suçlayan Soner Yalçın’ın solcu olarak ortalıkta geziniyor olması bir tür şaka gibi.  Sol boşluk  Türk Malı Nasyonal Sosyalizmin faşist fikirleri sol olarak servis etmesine ortam yaratıyor. <br />
 <br />
Yalçın,  ne yazdığının farkında. Sol gösterip sağ yazıyor. Farkında olduğu için neredeyse her  yazının sonuna şerh düşüyor: “Ey Okur, Buraya kadar okuduğuna aldanma.  Yazar solcudur aslında. Marks Çarpsın yalanı varsa!” Bu nedenle, CHP’nin çiçeği burnunda başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun gönderdiği dosyaya istinaden  Zaza değil de saf kan Türk olduğunu sayfalarca anlatıp son satıra geldiğinde şöyle buyuruyor: Uzatmayalım: Kim kendini hangi kimlikte görüyorsa odur.Öncelik, insan olmaktır!Kemal Kılıçdaroğlu etnik kimliğiyle değil Türkiye'ye vereceği hizmetle değerlendirilmelidir.” İyi de konuyu gündeme getiren, kim? Peki, Dersimden girip Horasan’dan çıkan, soy sop ağacına tırmanıp dallarda Türk geni arayan kim? Madem Kılıçdaroğlu’nun Kürt kimliği önemli değil neden yazının başlığı “Kılıçdaroğlu Hakkında Tek Bilinmeyen Gerçek”tir.  Bilinmeyen gerçeğin bilinmesi neden bu kadar önemlidir? CHP Başkanının Kürtlüğü, yazarı neden rahatsız etmektedir? Üstelik, Kılıçdaroğlu yeni etnik kimliğine transfer edilirken olan Zazalara olmakta bu kadim halk durduk yerde milliyet değiştirmektedir.<br />
 <br />
Yalçın, Aşk-ı Memnu ve Ergenekon yazısında ise ipin ucunu iyice kaçırır. Romanın yazıldığı Abdülhamit dönemi ile dizinin çekildiği bugün arasında, “siyasal baskı” üzerinden ilişki kurar ve dizinin popülaritesini buna bağlar. “İşte Aşk-ı Memnu böylesine özgürlük ortamından yoksun bir dönemin ürünüydü… Bugün Ergenekon süreciyle başlayan korkuların da benzer edebi eserlerin yazılmasına neden olduğunu tespit edebiliriz. Son yıllarda çıkan romanların çoğunluğunun bireyi ele alması ve bireyin toplumsal-siyasal hayattan bağımsız konu edilmesi rastlantı mıdır?”  Soner Yalçın bunu hep yapıyor. Okurunun okuma özürlü olduğunu düşünüyor ve boş kaleye topu plase ediyor.  Bugün Türkiye’de Abdülhamit istibdadına benzer bir rejimin olduğunu öğreniyoruz. Peki, neye göre? Basılan roman türlerine göre! Ergenekon operasyonlarından korkan yazarlar, heyhat ellerini siyasetten çekip artık aşk meşk gibi konulara ilgi duymak zorunda kalmışlar meğer.  Tamam da Ergenekon, son tahlilde  devlet içi bir hesaplaşma değil mi? Emekliliği geldiği halde vazife aşığı kontra eskileriyle asker sivil bulaşığı bir teşkilat…  Böyle bir teşkilatla edebiyat dünyasının nasıl bir bağlantısı olabilir ki? Hem bu süreçte edebiyatçılar arasında hiç tutuklanan oldu mu mesela bu davadan?  Ya da Ergenekon yüzünden romanı ceza alan… Yok, çünkü Soner Yalçın uyduruyor. Sadece bu değil. Edebiyatı Ergenekon’dan önce ve sonra diye ikiye ayırıyor ve bu kadar büyük bir iddiayı desteklemek için tek bir kanıt bile ileri sürmüyor.  Hâlbuki, davadan önce ne  siyasi romanların ağırlığından  kitap rafları çöküyordu ne de bugün sadece aşk romanları yazılıyor. Ergenekon davasını Abdülhamit dönemiyle özdeşleştirip aklamaya çalışan Yalçın, bu arada Kürt meselesi hakkında yazıp çizen aydınlara yönelik ağır baskı koşullarını aklına bile getirmiyor.  Soner Yalçın, faşizan gerçeğini yazıyor. İnceltici olarak solu kullanıyor: “Siyasal baskıların, ekonomik sıkıntıların, hoşnutsuzluğun arttığı her dönem, halkın merakının, Aşk-ı Memnu gibi yaşamlara-aşklara yöneldiği bir gerçek değil midir? Zengin ve aylak bir toplum katının yozlaşan yaşam biçimini ele alan Aşk-ı Memnu ile Eren Talu-Defne Samyeli ilişkisinin bu kadar konuşulması, yazılması tesadüf olabilir mi? Çoğunluk bugün  (bu)  ilişkileri merak etse de, yarın korkularını yenip yine Çiğdem Talu şarkısı söyleyecektir: Nereye Payidar Nereye?” Güzel değil mi?  İnsanın Tek yol Devrim diye slogan atası geliyor.  Aman ajite olmayın hemen: Çünkü bütün bu sol ağızlar,  Kontra eskisi Ergenekon Teşkilatının halk hareketi sanılması için. Abdülhamit’in baskıcı rejimi, dönemin özgürlükçü muhalefetini nasıl hedef almışsa, bugün de  Ergenekon  özgürlükçü bir hareket  olduğu için hedef oluyor.  Tez bu. Halk korkuyor ve Aşk-ı Memnu’ya sığınıyor. Fakat yılgınlık yok.  Halk “Silivri’dekileri” kurtaracak.<br />
 <br />
Bayrak şairine düzdüğü methiyede olduğu gibi bazen topu kendi kalesine de atıveriyor. Soner Yalçın bir kez daha anlatıyor. Kes yapıştır tekniğiyle Bakiler’in makalesinin tamamını yazısında kullanıyor.  Bize de kendisine ait birkaç satırı okumak düşüyor. “En güzel bayrak şiirini kim yazdı? Günlerdir şehit cenazelerini gördükçe, kendimi hep bir şiiri mırıldanırken buluyorum. Üstelik şairi, siyasi olarak hiç anlaşamayacağım biri..”  Bu sözün üzerine söylenecek söz yok aslında: Arif Nihat Asya, ırkçı bir faşisttir. Şiirleri kötüdür. Sağ cenahın sevdiği bir şairdir. Anlaşıldığı kadarıyla Soner Yalçın da hayranları arasındadır. Aman yanlış anlaşılmasın. Yazar fikirlerini değil sadece Bayrak şiirini sevmekte ve asker cenazelerini gördükçe bu şiiri okumaktadır. Peki şiir nedir? Hatırlayalım:<br />
 <br />
Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü/Kızkardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü./Işık ışık, dalga dalga bayrağım./Senin destanını okudum,/Senin destanını yazacağım./Sana benim gözümle bakmayanın/Mezarını kazacağım./Seni selamlamadan uçan kuşun/Yuvasını bozacağım. …./Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim;/Yeryüzünde yer beğen/Nereye dikilmek istersen/Söyle, seni oraya dikeyim!/<br />
 <br />
Soner Yalçın bu şiiri sevdiği takdirde aslında şairiyle aynı dünya görüşünde buluştuğunu anlamıyor mu? Ne diyor şiir: Sana benim gözümle bakmayanın/Mezarını kazacağım./Seni selamlamadan uçan kuşun/Yuvasını bozacağım.<br />
 <br />
Soner Yalçın, kendini solcu görüyor, okurlarına bunu dikte ediyor. Ama Arif Nihat Asya’nın sadist ve saldırgan şiirini bağrına basıyor.  Fakat  bir de bakıyoruz, Soner Yalçın, TİP Genel Başkanı  Behice Hanım’la ilgili yazısında  artık nasıl oluyorsa, kanı kaynayan  bir militana dönüşüyor: “Behice Boran, 10 Ekim 1987'e Brüksel'de öldü. Vasiyeti gereği cenazesi Türkiye'ye getirildi. TBMM'de tören yapıldı. Zincirlikuyu'da toprağa verildi. Sanmayınız ki Behice Boran'ın uzun yürüyüşü sona erdi. Taksim'de dün, hayatını halkına adayan yüz binlerce yiğit Behice Boran vardı, görmediniz mi?”  2 Mayıs tarihli yazı, Taksimde, 32 yıl sonra,1 Mayıs’ı kutlayan eylemcilere içerden bir selamla bitiyor. O kadar içerden ki neredeyse Yalçın’ın TİP üyesi olduğunu düşünüyor okur. Peki hangi Soner Yalçın?  Bayrak şiirine methiyeler düzen mi? Behice Hanım’ın yoldaşlarına selam gönderen mi?<br />
 <br />
Sorunun cevabı, Yalçın’ın külliyatında mevcut.  Külliyat,  tutarlı bir siyasi duruşu gözler önüne seriyor. İnceltilmiş Faşizm, bu siyasi duruşun adıdır. Bakın Soner Yalçın, Kürt Meselesine ilişkin ne diyor:<br />
 <br />
“Derebeylik düzeninin devam etmesini isteyen Şeyh Said İngiliz desteğini de arkasına alarak ayaklandı. Kürt olduğu için değil, gerici olduğu için ayaklandı. Seyit Rıza Alevi olduğu için değil, gerici olduğu için ayaklandı. Diğer türlü düşünmek paradokstur: Bugün ya Kemalist Devrim'in safında olursunuz ya da Şeyh Said'lerin, Seyid Rıza'ların...<br />
Bugün etnik-mistik aidiyetle Şeyh Said'lere, Seyid Rıza'lara kutsiyet vererek Kürtleri de, Alevileri de özgürleştiremezsiniz. Kimseyi kandırmayın. … Adına istediğiniz açılım adını verin. Ya da Anayasa, istediğiniz değişikliklerle kabul edilsin. ... Ağaların, şeyhlerin elinden yoksul köylüleri kurtaracak, onları özgürleştirecek bir çözüm sunulmamaktadır. Bu ağalık rejimi Kürt kadınını da berdele mahkûm etmektedir. Kürt aydını bunu analiz edememektedir. Açılımı, değişimi “özgürlük” sanmaktadır. Çünkü Kemalist Devrim'in niteliğini ve felsefesini anlamaktan uzaklaşmıştır… Oysa bugün, özgürlük, eşitlik ve kardeşliği kuracak tarihimizdeki yegâne proje 1920'lerin Kemalist Devrim projesidir. Bugün bunun dışındaki çözümler emperyalizm ile feodal beylerin işbirliği halinde sundukları gerici projeleridir.”<br />
 <br />
Şeyh Said ve Seyid Rıza’nın “aşiretleri”  Kurtuluş  Savaşına katılırken ilerici, ama Kürt olduklarını Kemalist rejime hatırlattıklarında gerici! İlkeli olmak böyle bir şey tabii!    Ama Mustafa Kemal, Şeyh Said ayaklanmadan iki yıl önce bakın ne demiş: “..hangi livanın halkı Kürt ise, o­nlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken o­nları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun yaratmaları daima mümkündür. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmişlerdir. Yani o­nlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz."   Mustafa Kemal de bu ayrılıkçı(!) sözleriyle Soner Yalçın’a göre gerici sıfatını hak ediyor.  Açık ki bu sözler, iki yıl içinde unutulduğu için, önce Diyarbakır sonra Dersim ayaklanıyor.  Ne tuhaf ki Mustafa Kemal, 20 Ocak 1923 tarihli o mülakatta, Türkiye Halkı içinde sayılmadıkları zaman Kürtlerin mesele çıkarma hakkı olduğunu dahi söylüyor.<br />
 <br />
 Soner Yalçın asimilasyonu savunuyor.  Şeyh ya da ağaların da milli kimlik ve kültürlerine sahip çıkma hakları olduğunu unutuyor.  Bu zevat ve halkı,  Ankara Meclisi’nde savaşın tarafı olurken her türlü hakkı, “hak” ediyor da varlığını Türk varlığına armağan etmediklerinde gerici ilan ediliyor.  Yalçın, bununla da kalmıyor. Böylece  Kemalizm, burjuva devriminin bile ötesine geçip hokus pokusla  Ekim Devrimi’ne  rakip  oluyor.  Tabii bütün bir tarih,  Soner Bey kahvesini yudumlarken masa başında kolayca yazılıveriyor!  Amaç Kürtlerin ne nankör, ne barbar bir halk olduğunu kanıtlamaksa üç beş yalanın, üstüne Mustafa Suphilerin hayatının lafı mı olur canım! Anlıyoruz ki Soner Yalçın aslında iyi niyetli.  Ağaların yoksul Kürt köylüsünü şeyhlerin elinden kurtaracak ve onları özgürleştirecek planları destekliyor. Kürt kadını için özgürlük istiyor mesela.  Kemalizm’i bir “halâs” çaresi olarak gördüğünü söylüyor ama sanki dilinin altında başka bir şey var: Partiya Karkeren Kurdistan’ı ele alalım önce. Bu partinin hiçbir aşiretle genetik bağı yok.   Hiçbir cemaat tarafından desteklenmediği gibi, bir mezhebe de sırtını dayamış değil.  Öcalan dâhil bütün lider kadrosu yoksul köylü.  Kadrolarında çok sayıda kadın var. Hareket laik bir yapı, üstelik tarihsel olarak Marksist! Yani eşitlikçi bir çizgiden geliyor.  Bütün bu tespitler ışığında, acaba diyor insan, yoksa Soner Yalçın, yoksul Kürt köylüsüne yeni bir siyasi adres mi işaret ediyor. <br />
 <br />
Nasyonal Sosyalizmin Hassasiyet Merkezi: Yahudi “dönmeleri”<br />
 <br />
Türkiye’de  Nasyonal Sosyalizmin geçmişi yirmi yıl.  Hazırlık aşaması, ihtimal Eylül Darbesinden itibaren başlıyor.  Bir tür sol operasyonu olarak düşünülebilir.    Perinçek ve Aydınlık Ekibi, Türk Nasyonal Sosyalizminin en tanıdık ismi. Eylül öncesinde, solun bütün kesimleriyle düşmanlığı ve devlete olan yakınlığı, bu süreci çok da “dert etmeden geçmelerine imkan vermiş olmalı.  Yalçın Küçük,  TİP kökenli, inatçı üretken devrimci bir aydın olarak yıllarca sevildi sayıldı. Yalçın Küçük,  bugün nasyonal sosyalizmin temsilcisi…  Bu o kadar öyle ki, Hrant’ın katillerinden  Veli Küçük’e övgüler düzecek kadar  aklını faşizme kaptırmış görünüyor.  Ertuğrul Özkök ve Yılmaz Özdil nasyonal sosyalizmin iki önemli kalemi.  Özkök’ün  TİP  geçmişi biliniyor. Yılmaz Özdil ise kendini solda görmekle birlikte Marksizmle uzak yakın ilgisinin olmadığı yazılarındaki kavramsal boşluktan belli.  Özellikle bu iki kalemin bakışında Elitizm belirleyicidir.  Halk “bidon kafalı”dır.  Derinlikten ve incelikten yoksundur.  Yönetilmesi ve yönlendirilmesi gerekir. Toplumsal olaylar,  bu kalemler için bir oyun gibidir-Kardak’taki provokatör- Yüzbaşı Volkan’ın gazeteci versiyonlarıdır.  Yılmaz Özdil için,  yaşlı bir adamı yumruklamak, demokratik bir haktır. Mine G. Kırıkkanat, Fransa’dan Kürtleri yazar. Yavruladıklarını söyleyerek insan sıfatını haiz görmediğini beyan eder.<br />
 <br />
Soner Yalçın Aydınlık Dergisi’nden  keşfedilerek Hürriyet’e transfer olmuş bir kalem.  2004 yılında çıkan ve olay yaratan Efendi serisi ile Türkiye Yahudilerini hedef tahtasına koyabildi -Kitapların nasıl bir cehalet üzerine inşa edildiğini anlamak için Hakan Erdem’in Tarihlenk kitabına bakılabilir- . Sabetayistleri kullanarak Türkiye’nin son iki yüz yıllık tarihinde  yağma, talan, vurgun, kırım, katliam zulüm, milliyetçilik, cemaatçilik  -artık aklınıza ne geliyorsa- Yahudilerin üzerine yıkma temayülü Türk nasyonal sosyalizminin önemli özelliklerinden biridir.  Başta Yalçın Küçük olmak üzere bu anlayışın temsilcileri,  Ermeni katliamından tutun da altı yedi eylül olaylarına kadar bu toprakların bütün günahını bir avuç Yahudi “dönme”sine yıkmanın hesabı içinde, Türkiye tarihini sıfır noktasına çekiyor.  Türk Milliyetçiliğinin kuruluş hakkını bile yahudi dönme”lere bıraktığınızda, -Türkeş’i yahudi ilan ettiğinizde- milliyetçiliğinizin bütün günahlarından kurtulup beyaz bir sayfa açtığınızı düşünürsünüz. Yine milliyetçi kalarak… Ermeni katliamının bir yahudi projesi olduğunu söyleyip uygulamayı da Kürt aşiretlerine havale ederseniz elinizde sahiden,  sütten çıkmış bir milli tarih kitabı kalmaz mı?<br />
 <br />
Türk Nasyonal Sosyalizminin fotoğrafı budur.<br />
 <br />
Panzehiri Sosyalizmdir.<br />
 <br />
Vicdanlı Sosyalizm.<br />
 <br />
Murat Utkucu<br />
 <br />
(1)   Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet Yayın Yönetmenliği döneminde kendisiyle gazetesinde yapılan bir röportajdan<br />
 <br />
(2)   Ahmet Hakan’ın Özkök’e ilişkin saptaması<br />
<a href="http://www.birgun.net/actuels_index.php?news_code=1280392875&amp;year=2010&amp;month=07&amp;day=29" target="_blank">http://www.birgun.net/actuels_index.php?...=07&day=29</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İki tank yürütürsün…]]></title>
			<link>http://www.aydinuclar.com/Thread-Iki-tank-yurutursun%E2%80%A6</link>
			<pubDate>Thu, 29 Jul 2010 23:18:30 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.aydinuclar.com/Thread-Iki-tank-yurutursun%E2%80%A6</guid>
			<description><![CDATA[İki tank yürütürsün…<br />
<br />
‘‘Harekât planımızın temelinde, ihtilalin başarıya ulaşması için Ankara’nın tamamen elimize geçmesi yer alıyordu. Burada en önemli hedef Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ydü. Köşk, Ankara Garnizonunda en güçlü birlik olan Muhafız Alayı tarafından korunmaktaydı. Her ne kadar Alay Komutanı Kurmay Albay Osman Köksal bizimle birlikte ve örgüt üyesi olsa da, bize bildirdiğine göre emir subayı ve tank bölük komutanı dışında kimseye fikirlerini açmamıştı. Bu bakımdan, bir çatışmaya meydan vermeden cumhurbaşkanını Köşk’ten indirmeliydik. Bunun yolu da ihtilal karargahından Köşk’e, cumhurbaşkanının istifasını bildiresi için bir ültimatom verilmesi gerekiyordu.<br />
<br />
…<br />
<br />
Planlandığı gibi ültimatom verilmişti. Ama Cumhurbaşkanı Bayar, Osman Köksal’a ters ters bakıp yanından ayrılmaması talimatını vermişti. Dolayısıyla planın bu kısmı işlememişti. Bunun üzerine birlikler kendilerine verilen hedeflere yönelmişti.<br />
<br />
…Köşk mukavemet edip ültimatomu reddedince, Köşk’e bir harekât zarureti doğdu. Ben de durumdan vazife çıkartıp Sıkıyönetim Komutanlığı’na çağırdığımız alayı emrime alarak Köşk’e hareket ettim.<br />
<br />
…Köşk’ün giriş yoluna varmadan cipten indim. Yolun Köşk tarafındaki kısmında, namluları Ankara istikametine dönük, bir bölük kadar askerin mevzilenmiş olduğunu gördüm. Köşk’e doğru bakınca Köşk’e dönen yolun polis karakollarının bulunduğu yerde, yolun ortasında, dakikada 1700 adet 12.7 milimetre çapında mermi atan, dört namlulu ve namluları Ankara’ya dönük uçaksavar tareti ile Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım’ın oturması için yaptırdığı köşkün hemen alt kısmında, namluları yine Ankara’ya dönük başka bir taret gördüm.<br />
… En küçük bir hata ateşe sebep olabilir, bu takdirde de biz kesin olarak başarısızlığa uğrardık. Köşk’e girebilmek ve Celal Bayar’ı alabilmek için köşkün bu cephesindeki Muhafız Alayı birliklerini etkisiz hale getirmek gerekiyordu.<br />
<br />
Bu cephede en büyük tehlike taretlerdi. Onları bizim tarafa geçirmek büyük kazanç olacak ve büyük tehlikelerden kurtulacaktık. O sırada yol ortasında mevzilenen taretin yanında bir üsteğmen gördüm ve zaman kaybetmeden ‘üsteğmen buraya gel’ emri verdim. Üsteğmen koşarak yanıma geldi ve ‘komutanım sizdenim’ dedi. Kendisine taretin derhal bulunduğum yere mevzi değiştirmesini söyledim. Yanımdan ayrıldı ve tarete doğru koşmaya başladı. Oraya varmasına fırsat vermeden tarete ‘Numara erleri, taret buraya mevzi değiştirecek marş marş’ komutu verdim ve erler, üsteğmen yanlarına varmadan mevzi değiştirmek için tareti bize doğru harekete geçirdiler ve taret yanıma gelince onlara namluları Köşk’e dönük olarak tareti mevzilendirmelerini emrettim. Sıra diğer tarete gelmişti. Ben emir vermeden yanıma gelen üsteğmen, ‘Numara erleri yokuş aşağı inerken tarete hâkim olamazlar ve taret ellerinden kurtularak duvara çarpar ve hasar görür’ deyince ona mevzi değiştirtmekten vazgeçtim. Tareti iş yapamaz hale getirmek için ‘Taret numara erleri karşımda toplan marş marş’ komutu verdim ve erler koşarak yanıma geldiler. Sıra, bize karşı mevzilenmiş bölüğe gelmişti. Yüzüm erlere dönük olarak yolun ortasına geçtim ve ‘Bölük karşımda yürüyüş kolunda toplan’ komutu verdim. Erler fişek gibi yerlerinden kalkarak yol üzerinde yürüyüş kolunda toplandı.<br />
<br />
… Erlere tüfek astırtıp uygun adımla yürüyüşe geçirdim ve onları, Köşk’ün ana yola çıkan kapısının karşısındaki yoldan aşağıya, okul karşısına kadar yürütüp durdurarak tüfek çattırdım. Onları da tüfeklerden 100 metre kadar uzakta istirahat ettirdim. Tüfek çatlarına benim getirdiğim alaydan iki nöbetçi diktim…<br />
<br />
Köşk’ sapan giriş kapısına uzanan yola varmadan Tank Binbaşı Muzaffer Karan’ın bir tankla oraya vardığını gördüm. Muzaffer Karan’a tankı köşkün giriş kapısı merdivenlerine kadar ilerletmesini, benim de arkadan geleceğimi söyledim. Tank hareket etti ve ben de yaya olarak Köşk’e doğru yürümeye başladım. Tankın paletleri merdivenlere, namlusunun ucu da Köşk’ün merdiven üstü kapısına kadar gelmişti.<br />
<br />
…<br />
<br />
Elimde Thompson makineli tabanca olduğu halde Köşk merdivenlerini tırmanarak tankın namlusu altından Köşk’e girdim. Kapıdan 15–20 metre uzakta, 8–10 süvari eri arasında gözlüksüz sivil birinin, Tuğgeneral Burhanettin Uluç ile tartıştığını gördüm. Yanlarına gelince bunun Celal Bayar olduğunu anladım ve derhal müdahale ederek ‘Burası tartışma yeri değil. Generalim siz sağına geçin’ dedim. Ben de solunda, Celal Bayar’ın kollarından tutarak merdivenlere doğru yürümeye başladık.<br />
<br />
…<br />
<br />
Köşk harekatı bu şekilde, hiç kimsenin burnu kanamadan ve beklenenden çok daha kısa bir zaman süresi içinde son buldu.’’(1)<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Böyle anlatıyor Köşk Harekâtını Kurmay Albay Sami Küçük. Sahiden 27 Mayıs İhtilali’ni kaç subay yapmıştı. 102 mi dediniz, hayır sadece 37 düşük rütbeli subay. <br />
Ya 12 Mart ve 12 Eylül’ü! Yüksek komuta kademesi, onlarında sayısı bir elin parmakları. Gerçi koca bir ordu emirlerindeydi ama emir yukarılardan gelince demiri üç beş generalin emri de kesiyor. Yani karar yeter sayısı olan 102’yi bulmağa gerek yok, sayın savcılar.<br />
Soruyorum, BALYOZ ‘iddianamesini’ hazırlayan savcılara ve bu iddianameyi kabul eden mahkeme heyetine;<br />
<br />
102 subay ki aralarında kuvvet komutanları, zamanın MGK üyeleri, ordu komutanları, askeri istihbarat subayları vd. olacak bunlar bir örgüt kurup hükümete darbe yapmağa kalkacak ve sonuç, darbe yapacakları hükümet hala iktidarda olacak. Öncelikle siz buna inanıyor musunuz?<br />
<br />
Geçmiş darbeleri, ihtilalleri, muhtıraları ele alıp şöyle bir gözden geçirdiğimizde hiç de öyle 102 karar yeter sayısına gerek duyulmadığı en çok 37 düşük rütbeli subayın birkaç ay içinde örgütlenerek hükümeti ve komuta kademesini devirebileceği 27 Mayıs İhtilali’yle kanıtlanmışken sizler şimdi 102 subay (aralarında bir genelkurmay başkanı eksik) darbe yapacaklardı yapamadılar diyerek Türk Subaylarına beceriksiz mi demek istiyorsunuz? Bence ‘iddianamede’ sanık sıfatıyla adı geçen subayların hepsi savcı ve hakimlere hakaret davası açmalıdırlar.<br />
<br />
‘İddianamenin’ bir numaralı şüphelisi Çetin Paşa ‘ben darbelere karşıyım ben devrimden yanayım Atatürk devriminden yanayım’ demişti ya Çetin Paşa suçunu daha o zaman itiraf etmiş oldu. Zaten Türkiye’de artık en büyük suç Atatürk Devrimcisi olmaktır, Altı Ok’tan biri olan Ulusalcılığı savunmaktır.(2) Mustafa Kemal’de İstanbul Hükümeti’ni devirmedi mi? İşte size ‘darbe’!<br />
<br />
Yazımı Yalçın Küçük Hocamızın bir sözüyle bitiriyorum;<br />
<br />
‘iki tank yürütürsün darbe olur’<br />
<br />
Mustafa Recep <br />
28.07.2010<br />
<br />
1-sayfa 97,98,99,100,101 Rumeli’den 27 Mayıs’a E.Kurmay Albay Sami Küçük<br />
2- <a href="http://www.odatv.com/n.php?n=emniyete-gore-ulusalcilik-terorizme-es-2804091200" target="_blank">http://www.odatv.com/n.php?n=emniyete-go...2804091200</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[İki tank yürütürsün…<br />
<br />
‘‘Harekât planımızın temelinde, ihtilalin başarıya ulaşması için Ankara’nın tamamen elimize geçmesi yer alıyordu. Burada en önemli hedef Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ydü. Köşk, Ankara Garnizonunda en güçlü birlik olan Muhafız Alayı tarafından korunmaktaydı. Her ne kadar Alay Komutanı Kurmay Albay Osman Köksal bizimle birlikte ve örgüt üyesi olsa da, bize bildirdiğine göre emir subayı ve tank bölük komutanı dışında kimseye fikirlerini açmamıştı. Bu bakımdan, bir çatışmaya meydan vermeden cumhurbaşkanını Köşk’ten indirmeliydik. Bunun yolu da ihtilal karargahından Köşk’e, cumhurbaşkanının istifasını bildiresi için bir ültimatom verilmesi gerekiyordu.<br />
<br />
…<br />
<br />
Planlandığı gibi ültimatom verilmişti. Ama Cumhurbaşkanı Bayar, Osman Köksal’a ters ters bakıp yanından ayrılmaması talimatını vermişti. Dolayısıyla planın bu kısmı işlememişti. Bunun üzerine birlikler kendilerine verilen hedeflere yönelmişti.<br />
<br />
…Köşk mukavemet edip ültimatomu reddedince, Köşk’e bir harekât zarureti doğdu. Ben de durumdan vazife çıkartıp Sıkıyönetim Komutanlığı’na çağırdığımız alayı emrime alarak Köşk’e hareket ettim.<br />
<br />
…Köşk’ün giriş yoluna varmadan cipten indim. Yolun Köşk tarafındaki kısmında, namluları Ankara istikametine dönük, bir bölük kadar askerin mevzilenmiş olduğunu gördüm. Köşk’e doğru bakınca Köşk’e dönen yolun polis karakollarının bulunduğu yerde, yolun ortasında, dakikada 1700 adet 12.7 milimetre çapında mermi atan, dört namlulu ve namluları Ankara’ya dönük uçaksavar tareti ile Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım’ın oturması için yaptırdığı köşkün hemen alt kısmında, namluları yine Ankara’ya dönük başka bir taret gördüm.<br />
… En küçük bir hata ateşe sebep olabilir, bu takdirde de biz kesin olarak başarısızlığa uğrardık. Köşk’e girebilmek ve Celal Bayar’ı alabilmek için köşkün bu cephesindeki Muhafız Alayı birliklerini etkisiz hale getirmek gerekiyordu.<br />
<br />
Bu cephede en büyük tehlike taretlerdi. Onları bizim tarafa geçirmek büyük kazanç olacak ve büyük tehlikelerden kurtulacaktık. O sırada yol ortasında mevzilenen taretin yanında bir üsteğmen gördüm ve zaman kaybetmeden ‘üsteğmen buraya gel’ emri verdim. Üsteğmen koşarak yanıma geldi ve ‘komutanım sizdenim’ dedi. Kendisine taretin derhal bulunduğum yere mevzi değiştirmesini söyledim. Yanımdan ayrıldı ve tarete doğru koşmaya başladı. Oraya varmasına fırsat vermeden tarete ‘Numara erleri, taret buraya mevzi değiştirecek marş marş’ komutu verdim ve erler, üsteğmen yanlarına varmadan mevzi değiştirmek için tareti bize doğru harekete geçirdiler ve taret yanıma gelince onlara namluları Köşk’e dönük olarak tareti mevzilendirmelerini emrettim. Sıra diğer tarete gelmişti. Ben emir vermeden yanıma gelen üsteğmen, ‘Numara erleri yokuş aşağı inerken tarete hâkim olamazlar ve taret ellerinden kurtularak duvara çarpar ve hasar görür’ deyince ona mevzi değiştirtmekten vazgeçtim. Tareti iş yapamaz hale getirmek için ‘Taret numara erleri karşımda toplan marş marş’ komutu verdim ve erler koşarak yanıma geldiler. Sıra, bize karşı mevzilenmiş bölüğe gelmişti. Yüzüm erlere dönük olarak yolun ortasına geçtim ve ‘Bölük karşımda yürüyüş kolunda toplan’ komutu verdim. Erler fişek gibi yerlerinden kalkarak yol üzerinde yürüyüş kolunda toplandı.<br />
<br />
… Erlere tüfek astırtıp uygun adımla yürüyüşe geçirdim ve onları, Köşk’ün ana yola çıkan kapısının karşısındaki yoldan aşağıya, okul karşısına kadar yürütüp durdurarak tüfek çattırdım. Onları da tüfeklerden 100 metre kadar uzakta istirahat ettirdim. Tüfek çatlarına benim getirdiğim alaydan iki nöbetçi diktim…<br />
<br />
Köşk’ sapan giriş kapısına uzanan yola varmadan Tank Binbaşı Muzaffer Karan’ın bir tankla oraya vardığını gördüm. Muzaffer Karan’a tankı köşkün giriş kapısı merdivenlerine kadar ilerletmesini, benim de arkadan geleceğimi söyledim. Tank hareket etti ve ben de yaya olarak Köşk’e doğru yürümeye başladım. Tankın paletleri merdivenlere, namlusunun ucu da Köşk’ün merdiven üstü kapısına kadar gelmişti.<br />
<br />
…<br />
<br />
Elimde Thompson makineli tabanca olduğu halde Köşk merdivenlerini tırmanarak tankın namlusu altından Köşk’e girdim. Kapıdan 15–20 metre uzakta, 8–10 süvari eri arasında gözlüksüz sivil birinin, Tuğgeneral Burhanettin Uluç ile tartıştığını gördüm. Yanlarına gelince bunun Celal Bayar olduğunu anladım ve derhal müdahale ederek ‘Burası tartışma yeri değil. Generalim siz sağına geçin’ dedim. Ben de solunda, Celal Bayar’ın kollarından tutarak merdivenlere doğru yürümeye başladık.<br />
<br />
…<br />
<br />
Köşk harekatı bu şekilde, hiç kimsenin burnu kanamadan ve beklenenden çok daha kısa bir zaman süresi içinde son buldu.’’(1)<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Böyle anlatıyor Köşk Harekâtını Kurmay Albay Sami Küçük. Sahiden 27 Mayıs İhtilali’ni kaç subay yapmıştı. 102 mi dediniz, hayır sadece 37 düşük rütbeli subay. <br />
Ya 12 Mart ve 12 Eylül’ü! Yüksek komuta kademesi, onlarında sayısı bir elin parmakları. Gerçi koca bir ordu emirlerindeydi ama emir yukarılardan gelince demiri üç beş generalin emri de kesiyor. Yani karar yeter sayısı olan 102’yi bulmağa gerek yok, sayın savcılar.<br />
Soruyorum, BALYOZ ‘iddianamesini’ hazırlayan savcılara ve bu iddianameyi kabul eden mahkeme heyetine;<br />
<br />
102 subay ki aralarında kuvvet komutanları, zamanın MGK üyeleri, ordu komutanları, askeri istihbarat subayları vd. olacak bunlar bir örgüt kurup hükümete darbe yapmağa kalkacak ve sonuç, darbe yapacakları hükümet hala iktidarda olacak. Öncelikle siz buna inanıyor musunuz?<br />
<br />
Geçmiş darbeleri, ihtilalleri, muhtıraları ele alıp şöyle bir gözden geçirdiğimizde hiç de öyle 102 karar yeter sayısına gerek duyulmadığı en çok 37 düşük rütbeli subayın birkaç ay içinde örgütlenerek hükümeti ve komuta kademesini devirebileceği 27 Mayıs İhtilali’yle kanıtlanmışken sizler şimdi 102 subay (aralarında bir genelkurmay başkanı eksik) darbe yapacaklardı yapamadılar diyerek Türk Subaylarına beceriksiz mi demek istiyorsunuz? Bence ‘iddianamede’ sanık sıfatıyla adı geçen subayların hepsi savcı ve hakimlere hakaret davası açmalıdırlar.<br />
<br />
‘İddianamenin’ bir numaralı şüphelisi Çetin Paşa ‘ben darbelere karşıyım ben devrimden yanayım Atatürk devriminden yanayım’ demişti ya Çetin Paşa suçunu daha o zaman itiraf etmiş oldu. Zaten Türkiye’de artık en büyük suç Atatürk Devrimcisi olmaktır, Altı Ok’tan biri olan Ulusalcılığı savunmaktır.(2) Mustafa Kemal’de İstanbul Hükümeti’ni devirmedi mi? İşte size ‘darbe’!<br />
<br />
Yazımı Yalçın Küçük Hocamızın bir sözüyle bitiriyorum;<br />
<br />
‘iki tank yürütürsün darbe olur’<br />
<br />
Mustafa Recep <br />
28.07.2010<br />
<br />
1-sayfa 97,98,99,100,101 Rumeli’den 27 Mayıs’a E.Kurmay Albay Sami Küçük<br />
2- <a href="http://www.odatv.com/n.php?n=emniyete-gore-ulusalcilik-terorizme-es-2804091200" target="_blank">http://www.odatv.com/n.php?n=emniyete-go...2804091200</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[47 gazeteci cezaevinde, biliyormusunuz?]]></title>
			<link>http://www.aydinuclar.com/Thread-47-gazeteci-cezaevinde-biliyormusunuz</link>
			<pubDate>Sun, 25 Jul 2010 13:16:08 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.aydinuclar.com/Thread-47-gazeteci-cezaevinde-biliyormusunuz</guid>
			<description><![CDATA[Türkiye'de sansürün kaldırılışının 102. yılında Başbakan Erdoğan'da seslenen Çağdaş Gazeteciler Derneği Başkanı Ahmet Akabay, "Sansürün kaldırılışının 102. yılında sürekli ve haksız şekilde suçladığınız medyanın içinde bulunduğu baskı ve sıkıntılardan haberdar mısınız? Türkiye' de 47 gazetecinin cezaevinde, 700'ünün yargı önünde olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu. <br />
<br />
Türkiye'de sansürün kaldırılışın 102. yıldönümü olan '24 Temmuz Basın Bayramı'nda ÇGD Başkanı Ahmet Akabay, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ya da basından sorumlu Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç tarafından yazılı ya da sözlü olarak yanıtlaması talebiyle 'soru önergesi' sundu. Yazılı olarak yapılan açıklamada medya çalışanları adına talep edilen soruların yanıtlanması istendi. Akabay sansürün kaldırıldığı iddialarına rağmen Azadiya Welat Yazıişleri Müdürü Vedat Kurşun'un 166 yıl ceza aldığını hatırlatarak, "Tutukluluğu makul süreyi çoktan aşan Mustafa Balbay'ı, 166 yıl hapis cezasına çarptırılan Azadiya Welat Yazı işleri Müdürü Vedat Kurşun'u ya da diğer tutuklulardan birini ya da bunların yakınlarını ziyaret etmeyi düşünüyor musunuz? Hakkında açılan davaların çokluğu nedeniyle köşe yazarlığını bırakacağını düşünen Şamil Tayyar'ın bu durumu sizi düşündürüyor mu?" diye sordu. Akabay halen 47 gazetecinin cezaevinde olduğunu ve 700 gazetecinin yargılandığını hatırlatarak, "Muhalif gördüğünüz medya kuruluşlarına mali baskı uygulamanızın uluslararası demokratik çevrelerde 'iktidar baskısı' olarak değerlendirildiğini biliyor musunuz?" dedi. <br />
<br />
Muhalif gazeteleri ve gazetecilerin baskı altında tutulduğunu hatırlatan Akabay tarafından Başbakan'a yanıtlaması istemiyle yöneltilen diğer sorular şöyle: <br />
<br />
*Ülkemizde sansürün kaldırılışının 102. yılında sürekli ve haksız şekilde suçladığınız medyanın içinde bulunduğu baskı ve sıkıntılardan haberdar mısınız? Biliyorsanız bundan sıkıntı duyuyor musunuz, duyuyorsanız neden hiç dile getirmiyor, çözüm aramıyorsunuz? <br />
<br />
*Muhalif gördüğünüz medya kuruluşlarına mali baskı uygulamanızın uluslararası demokratik çevrelerde "iktidar baskısı" olarak değerlendirildiğini biliyor musunuz? <br />
<br />
*İktidarınız döneminde yoğunlaşan yasa dışı telefon dinlemelerinin tüm yurttaşlar yanında medya çalışanlarını olumsuz etkilediği, haber kaynaklarının korkudan bilgi veremez hale geldiğini biliyor musunuz? <br />
<br />
*Hükümetiniz döneminde ağırlaştırılan 'TMK', 'gizliliği ihlal' , 'yargıyı etkileme' ile ilgili yasaların söz konusu tutuklama ve yargılamaların nedenleri olduğunu, bunları değiştirmeyi, demokratikleştirmeyi düşünüyor musunuz? <br />
<br />
*Sizi ve hükümetinizi eleştiren yazarlar için medya patronlarına, 'bunları işten çıkarın' sözünüzün demokrasi ile yönetilen ülkelerde ayıplanan tutumlar arasında olduğunu biliyor musunuz? <br />
<br />
*Sizi ve hükümetinizi eleştiren gazete-TV'lerin hükümete bağlı kuruluşlar olmadığını, aynı tutumdaki gazetecilerin,yazarların başbakanlığın memurları olmadığını kabul edebiliyor musunuz? <br />
<br />
Akabay, “Sorularımın yanıtlarını yazılı veya sözlü olarak, derneğimize ya da kamuoyuna açıklamanızı bekliyoruz” dedi.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Türkiye'de sansürün kaldırılışının 102. yılında Başbakan Erdoğan'da seslenen Çağdaş Gazeteciler Derneği Başkanı Ahmet Akabay, "Sansürün kaldırılışının 102. yılında sürekli ve haksız şekilde suçladığınız medyanın içinde bulunduğu baskı ve sıkıntılardan haberdar mısınız? Türkiye' de 47 gazetecinin cezaevinde, 700'ünün yargı önünde olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu. <br />
<br />
Türkiye'de sansürün kaldırılışın 102. yıldönümü olan '24 Temmuz Basın Bayramı'nda ÇGD Başkanı Ahmet Akabay, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ya da basından sorumlu Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç tarafından yazılı ya da sözlü olarak yanıtlaması talebiyle 'soru önergesi' sundu. Yazılı olarak yapılan açıklamada medya çalışanları adına talep edilen soruların yanıtlanması istendi. Akabay sansürün kaldırıldığı iddialarına rağmen Azadiya Welat Yazıişleri Müdürü Vedat Kurşun'un 166 yıl ceza aldığını hatırlatarak, "Tutukluluğu makul süreyi çoktan aşan Mustafa Balbay'ı, 166 yıl hapis cezasına çarptırılan Azadiya Welat Yazı işleri Müdürü Vedat Kurşun'u ya da diğer tutuklulardan birini ya da bunların yakınlarını ziyaret etmeyi düşünüyor musunuz? Hakkında açılan davaların çokluğu nedeniyle köşe yazarlığını bırakacağını düşünen Şamil Tayyar'ın bu durumu sizi düşündürüyor mu?" diye sordu. Akabay halen 47 gazetecinin cezaevinde olduğunu ve 700 gazetecinin yargılandığını hatırlatarak, "Muhalif gördüğünüz medya kuruluşlarına mali baskı uygulamanızın uluslararası demokratik çevrelerde 'iktidar baskısı' olarak değerlendirildiğini biliyor musunuz?" dedi. <br />
<br />
Muhalif gazeteleri ve gazetecilerin baskı altında tutulduğunu hatırlatan Akabay tarafından Başbakan'a yanıtlaması istemiyle yöneltilen diğer sorular şöyle: <br />
<br />
*Ülkemizde sansürün kaldırılışının 102. yılında sürekli ve haksız şekilde suçladığınız medyanın içinde bulunduğu baskı ve sıkıntılardan haberdar mısınız? Biliyorsanız bundan sıkıntı duyuyor musunuz, duyuyorsanız neden hiç dile getirmiyor, çözüm aramıyorsunuz? <br />
<br />
*Muhalif gördüğünüz medya kuruluşlarına mali baskı uygulamanızın uluslararası demokratik çevrelerde "iktidar baskısı" olarak değerlendirildiğini biliyor musunuz? <br />
<br />
*İktidarınız döneminde yoğunlaşan yasa dışı telefon dinlemelerinin tüm yurttaşlar yanında medya çalışanlarını olumsuz etkilediği, haber kaynaklarının korkudan bilgi veremez hale geldiğini biliyor musunuz? <br />
<br />
*Hükümetiniz döneminde ağırlaştırılan 'TMK', 'gizliliği ihlal' , 'yargıyı etkileme' ile ilgili yasaların söz konusu tutuklama ve yargılamaların nedenleri olduğunu, bunları değiştirmeyi, demokratikleştirmeyi düşünüyor musunuz? <br />
<br />
*Sizi ve hükümetinizi eleştiren yazarlar için medya patronlarına, 'bunları işten çıkarın' sözünüzün demokrasi ile yönetilen ülkelerde ayıplanan tutumlar arasında olduğunu biliyor musunuz? <br />
<br />
*Sizi ve hükümetinizi eleştiren gazete-TV'lerin hükümete bağlı kuruluşlar olmadığını, aynı tutumdaki gazetecilerin,yazarların başbakanlığın memurları olmadığını kabul edebiliyor musunuz? <br />
<br />
Akabay, “Sorularımın yanıtlarını yazılı veya sözlü olarak, derneğimize ya da kamuoyuna açıklamanızı bekliyoruz” dedi.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[AKP ve liberallerin pervasızlığı - Mithat Fabian Sözmen]]></title>
			<link>http://www.aydinuclar.com/Thread-AKP-ve-liberallerin-pervasizligi-Mithat-Fabian-Sozmen</link>
			<pubDate>Sun, 25 Jul 2010 13:12:16 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.aydinuclar.com/Thread-AKP-ve-liberallerin-pervasizligi-Mithat-Fabian-Sozmen</guid>
			<description><![CDATA[Hükümet ve birincil ideologları konumundaki liberaller düşünsel bir mafya haline geleli çok oldu. Üzerinde ahkâm kesemedikleri hiçbir konu olmadığı gibi kendileriyle aynı fikirde olmayanlara karşı da pek pervasızlar. Özelleştirmelere mi karşısınız demek ki statükocusunuz. Anayasa’ya Hayır mı diyeceksiniz, Ergenekoncusunuz. Tekel işçilerini mi savundunuz, anakroniksiniz. Tersanelerin, madenlerin hesabını mı sordunuz hükümete karşı olan güçlerin maşasısınız. <br />
<br />
İstediğine rastgele kulp takabilen ve istediği konuda fetva verebilen bu zat-ı muhteremler vahşi bir pervasızlıkla ve hakkını vereyim çok başarılı hegemonik taktiklerle herkesi sindirmeye çalışıyorlar. Hangi partinin sol olduğunu belirlemek onların tasarrufunda; hangi sendikanın, hangi meslek grubu birliğinin statükocu olduğunu ancak onlar bilebilir ve bu memlekette elde edilen her türlü demokratik kazanımın arkasında da ancak ve ancak onlar vardır! Tarihin dönüm noktası: AKP ve işçinin i’sini ağzına almadan, kapitalizmin k’sına eleştiri getiremeden başımıza sol standartları belirleme enstitüsü kesilen düzen ve sermayenin çıkarlarını yeniden üretmekle görevli liberaller! <br />
<br />
Senelerdir süregelen bu doksozof pervasızlığına gereken cevapları vermek ve Osman Baydemir usulü selamlar göndermek, tarihi ve her türlü gerçekliği çarpıtan bu -Adorno’nun deyimiyle- liberal yalancılığı afişe etmek elzem bir görevdir. <br />
<br />
AKP zihniyeti: ‘Hak alınmaz verilir’ <br />
<br />
Recep Tayyip Erdoğan Hazretleri kerameti kendinden menkul son açılım toplantısında buyuruyor: “İnkâr politikalarına son verdik. Milli birlik ve beraberlik projesi büyük bir isabet kaydediyor.”(1) Bütün o açılım fiyaskosuna ve bölgede yükselen savaşa rağmen böyle konuşabilmek için insanın hayaller dünyasında, en azından başka bir ülkede yaşıyor olması lazım. Ayrıca yukarıdaki cümlede bu yazının da ana konusunu oluşturan tipik AKP ve liberal tavrını da görebilmek mümkün. <br />
<br />
AKP istiyor ki Kürt mücadelesindeki kazanımlar onların eseri olarak tarihe kaydedilsin. Biz kabullenelim ki hükümetin açılımdan açılıma herkesi kucaklayan(!) o Neo-Osmanlı hoşgörüsü sayesinde biz bugün Kürt meselesini açıkça tartışabiliyoruz, (Yüzlerce Kürt politikacı hapist; ama onlar teferruat.) sabah programlarında Kürtçe türküler söyleyebiliyor, sokakta Kürtçe konuşabiliyoruz; hatta 1 Mayıs’ta Taksim’e bile onların sayesinde çıktık. Bundan önce verilmiş mücadelelerin hiçbir önemi yoktu, Mehmet Akif Dalcı öylesine ölmüştür zaten. Bunların zihniyetine göre hak alınmaz verilir! <br />
<br />
AKP bu iddialarını dillendirirken hegemonyanın ideolojik destekçisi liberaller de “Bir X partisi dönemine bakın, bir de bugüne. İşte AKP’nin farkı…” minvalindeki yorumlarıyla ikna ve rıza üretme aygıtı olarak tarihsel görevlerini yerine getiriyorlar elbette. Ehven-i şerciliğinize kurban! <br />
<br />
Tarihi direnenler yazar <br />
<br />
İktidarlar kendi konumlarını kuvvetlendirmek için mitler yazarlar, gerçek tarih ise direnenlerin eseridir. AKP ve liberallerin, solun Kürt ve işçi hakları mücadelesinde ölümlerle, işkencelerle, hapislerle kazıya kazıya elde ettiği kazanımların üstüne konmaya çalışması başarılı ama bir o kadar da alçakça bir siyasi manipülasyondur. Sahi, idamı kaldırmak zorunda kalan DSP-MHP-ANAP koalisyonuna da demokrasi mücahidi diyorlar mı? Çok açık konuşacağım, PKK’nin silahlı savaşını birçok yönden eleştirip lanetleyebilirsiniz ama bugün Kürt sorununda nispi demokratik kazanımlar bu yolla elde edilmiştir. Aklı başında biriyseniz bu hakikati de yadsıyamazsınız. <br />
<br />
Kimse kimseyi kandırmasın. “Ay PKK’yi savundu, hain” meselesi değil bu gerçeğin ta kendisi. Tarih boyunca da bu böyle olmuştur. Burjuva demokrasileri hakların başka türlü kazanılmasına izin vermeyecek şekilde tasarlanmıştır. Buradaki ‘ilk günah’ silahlı baskıyla kendini kabul ettirmek zorunda kalan da mı, sistematik olarak ezdiği ve sömürdüğü bir grubu silahlı mücadeleye mecbur eden de mi? Esasında, hiçbir şey için mücadele etmek zorunda kalmayan düzen ideologlarının hak mücadelesi konusunda tamamen deneyimsiz olmaları ve bol keseden atıp tutmaları son derece normal. Ne güzel demiş Claude Lefort: "Unutmayın ki bugünkü liberal konsensüs solcu işçilerin 150 yıllık savaşımı ve devlete baskısının sonucudur." <br />
<br />
Tıraşı kesin ağabeyler-ablalar. Sol bu mücadeleleri başlatırken bugünün liberalleri 12 Eylül şakşakçılığı yapıyor, dolayısıyla neo-liberalizme ideolojik zemin hazırlıyorlardı. Tarih benzer seyrine devam ediyor. Tüm bu gerçekler ışığında liberallerin kasten ve akıl almaz bir yüzsüzlükle kimi sosyalist partilere yapıştırmaya çalıştığı “ulusalcı” sıfatı da daha komik bir hal alıyor. Tuzları kuru, fakat kendilerinin üstüne konmaya çalıştığı kazanımlar için bu partilerin üyeleri cuntaya karşı savaştılar, zindanlarda hapis yattılar, işkencelerden geçtiler, öldürüldüler. <br />
<br />
Tüm bu direnişler sonucu devlet mekanizması küresel konjonktürün de etkisiyle Kürt sorununda belirli bir demokratikleşmeyi kabullenmek zorunda kaldı. Siz bu gerçekleri göz ardı ediyorsunuz; üstüne bir de siyasi başarı olarak kendi hanenize yazdırmaya kalkıyorsunuz. İnsan biraz utanır diyeceğim de tarihe ve icraatlarınıza bakınca nafile bir öğüt olur bu. <br />
<br />
1. <a href="http://evrensel.net/haber.php?haber_id=72402" target="_blank">http://evrensel.net/haber.php?haber_id=72402</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Hükümet ve birincil ideologları konumundaki liberaller düşünsel bir mafya haline geleli çok oldu. Üzerinde ahkâm kesemedikleri hiçbir konu olmadığı gibi kendileriyle aynı fikirde olmayanlara karşı da pek pervasızlar. Özelleştirmelere mi karşısınız demek ki statükocusunuz. Anayasa’ya Hayır mı diyeceksiniz, Ergenekoncusunuz. Tekel işçilerini mi savundunuz, anakroniksiniz. Tersanelerin, madenlerin hesabını mı sordunuz hükümete karşı olan güçlerin maşasısınız. <br />
<br />
İstediğine rastgele kulp takabilen ve istediği konuda fetva verebilen bu zat-ı muhteremler vahşi bir pervasızlıkla ve hakkını vereyim çok başarılı hegemonik taktiklerle herkesi sindirmeye çalışıyorlar. Hangi partinin sol olduğunu belirlemek onların tasarrufunda; hangi sendikanın, hangi meslek grubu birliğinin statükocu olduğunu ancak onlar bilebilir ve bu memlekette elde edilen her türlü demokratik kazanımın arkasında da ancak ve ancak onlar vardır! Tarihin dönüm noktası: AKP ve işçinin i’sini ağzına almadan, kapitalizmin k’sına eleştiri getiremeden başımıza sol standartları belirleme enstitüsü kesilen düzen ve sermayenin çıkarlarını yeniden üretmekle görevli liberaller! <br />
<br />
Senelerdir süregelen bu doksozof pervasızlığına gereken cevapları vermek ve Osman Baydemir usulü selamlar göndermek, tarihi ve her türlü gerçekliği çarpıtan bu -Adorno’nun deyimiyle- liberal yalancılığı afişe etmek elzem bir görevdir. <br />
<br />
AKP zihniyeti: ‘Hak alınmaz verilir’ <br />
<br />
Recep Tayyip Erdoğan Hazretleri kerameti kendinden menkul son açılım toplantısında buyuruyor: “İnkâr politikalarına son verdik. Milli birlik ve beraberlik projesi büyük bir isabet kaydediyor.”(1) Bütün o açılım fiyaskosuna ve bölgede yükselen savaşa rağmen böyle konuşabilmek için insanın hayaller dünyasında, en azından başka bir ülkede yaşıyor olması lazım. Ayrıca yukarıdaki cümlede bu yazının da ana konusunu oluşturan tipik AKP ve liberal tavrını da görebilmek mümkün. <br />
<br />
AKP istiyor ki Kürt mücadelesindeki kazanımlar onların eseri olarak tarihe kaydedilsin. Biz kabullenelim ki hükümetin açılımdan açılıma herkesi kucaklayan(!) o Neo-Osmanlı hoşgörüsü sayesinde biz bugün Kürt meselesini açıkça tartışabiliyoruz, (Yüzlerce Kürt politikacı hapist; ama onlar teferruat.) sabah programlarında Kürtçe türküler söyleyebiliyor, sokakta Kürtçe konuşabiliyoruz; hatta 1 Mayıs’ta Taksim’e bile onların sayesinde çıktık. Bundan önce verilmiş mücadelelerin hiçbir önemi yoktu, Mehmet Akif Dalcı öylesine ölmüştür zaten. Bunların zihniyetine göre hak alınmaz verilir! <br />
<br />
AKP bu iddialarını dillendirirken hegemonyanın ideolojik destekçisi liberaller de “Bir X partisi dönemine bakın, bir de bugüne. İşte AKP’nin farkı…” minvalindeki yorumlarıyla ikna ve rıza üretme aygıtı olarak tarihsel görevlerini yerine getiriyorlar elbette. Ehven-i şerciliğinize kurban! <br />
<br />
Tarihi direnenler yazar <br />
<br />
İktidarlar kendi konumlarını kuvvetlendirmek için mitler yazarlar, gerçek tarih ise direnenlerin eseridir. AKP ve liberallerin, solun Kürt ve işçi hakları mücadelesinde ölümlerle, işkencelerle, hapislerle kazıya kazıya elde ettiği kazanımların üstüne konmaya çalışması başarılı ama bir o kadar da alçakça bir siyasi manipülasyondur. Sahi, idamı kaldırmak zorunda kalan DSP-MHP-ANAP koalisyonuna da demokrasi mücahidi diyorlar mı? Çok açık konuşacağım, PKK’nin silahlı savaşını birçok yönden eleştirip lanetleyebilirsiniz ama bugün Kürt sorununda nispi demokratik kazanımlar bu yolla elde edilmiştir. Aklı başında biriyseniz bu hakikati de yadsıyamazsınız. <br />
<br />
Kimse kimseyi kandırmasın. “Ay PKK’yi savundu, hain” meselesi değil bu gerçeğin ta kendisi. Tarih boyunca da bu böyle olmuştur. Burjuva demokrasileri hakların başka türlü kazanılmasına izin vermeyecek şekilde tasarlanmıştır. Buradaki ‘ilk günah’ silahlı baskıyla kendini kabul ettirmek zorunda kalan da mı, sistematik olarak ezdiği ve sömürdüğü bir grubu silahlı mücadeleye mecbur eden de mi? Esasında, hiçbir şey için mücadele etmek zorunda kalmayan düzen ideologlarının hak mücadelesi konusunda tamamen deneyimsiz olmaları ve bol keseden atıp tutmaları son derece normal. Ne güzel demiş Claude Lefort: "Unutmayın ki bugünkü liberal konsensüs solcu işçilerin 150 yıllık savaşımı ve devlete baskısının sonucudur." <br />
<br />
Tıraşı kesin ağabeyler-ablalar. Sol bu mücadeleleri başlatırken bugünün liberalleri 12 Eylül şakşakçılığı yapıyor, dolayısıyla neo-liberalizme ideolojik zemin hazırlıyorlardı. Tarih benzer seyrine devam ediyor. Tüm bu gerçekler ışığında liberallerin kasten ve akıl almaz bir yüzsüzlükle kimi sosyalist partilere yapıştırmaya çalıştığı “ulusalcı” sıfatı da daha komik bir hal alıyor. Tuzları kuru, fakat kendilerinin üstüne konmaya çalıştığı kazanımlar için bu partilerin üyeleri cuntaya karşı savaştılar, zindanlarda hapis yattılar, işkencelerden geçtiler, öldürüldüler. <br />
<br />
Tüm bu direnişler sonucu devlet mekanizması küresel konjonktürün de etkisiyle Kürt sorununda belirli bir demokratikleşmeyi kabullenmek zorunda kaldı. Siz bu gerçekleri göz ardı ediyorsunuz; üstüne bir de siyasi başarı olarak kendi hanenize yazdırmaya kalkıyorsunuz. İnsan biraz utanır diyeceğim de tarihe ve icraatlarınıza bakınca nafile bir öğüt olur bu. <br />
<br />
1. <a href="http://evrensel.net/haber.php?haber_id=72402" target="_blank">http://evrensel.net/haber.php?haber_id=72402</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Eylülist gazetecilikten 12 Eylül yıllarında Mamak güzellemesi]]></title>
			<link>http://www.aydinuclar.com/Thread-Eylulist-gazetecilikten-12-Eylul-yillarinda-Mamak-guzellemesi</link>
			<pubDate>Sat, 24 Jul 2010 15:23:27 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.aydinuclar.com/Thread-Eylulist-gazetecilikten-12-Eylul-yillarinda-Mamak-guzellemesi</guid>
			<description><![CDATA[“Sağcı, solcu, devrimci, ülkücü, akıncı aynı koğuşta aynı ortamda yaşıyor hem de kavgasız dövüşsüz.”<br />
<br />
“Devletin devlet olduğunu kanıtladığı ilk kuruluşlardan biri olan Mamak Cezaevi’nde 3 bine yakın sağcı ve solcu tutuklu ve hükümlü var.”<br />
<br />
“Merhaba arkadaşlar. Ben Milliyet gazetesinden geliyorum. Aranızdaki kırgınlıkları unutuyor musunuz?” diye seslenen Çölaşan’a bir tutuklu: “Kırgınlıkları unutuyoruz komutanım. Aramızda hiçbir olay yoktur komutanım.” diye cevap veriyor.<br />
...<br />
<br />
<a href="http://www.taraf.com.tr/haber/12-eylul-u...releri.htm" target="_blank">http://www.taraf.com.tr/haber/12-eylul-u...releri.htm</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[“Sağcı, solcu, devrimci, ülkücü, akıncı aynı koğuşta aynı ortamda yaşıyor hem de kavgasız dövüşsüz.”<br />
<br />
“Devletin devlet olduğunu kanıtladığı ilk kuruluşlardan biri olan Mamak Cezaevi’nde 3 bine yakın sağcı ve solcu tutuklu ve hükümlü var.”<br />
<br />
“Merhaba arkadaşlar. Ben Milliyet gazetesinden geliyorum. Aranızdaki kırgınlıkları unutuyor musunuz?” diye seslenen Çölaşan’a bir tutuklu: “Kırgınlıkları unutuyoruz komutanım. Aramızda hiçbir olay yoktur komutanım.” diye cevap veriyor.<br />
...<br />
<br />
<a href="http://www.taraf.com.tr/haber/12-eylul-u...releri.htm" target="_blank">http://www.taraf.com.tr/haber/12-eylul-u...releri.htm</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[BALYOZ'DA 102 YAKALAMA KARARI]]></title>
			<link>http://www.aydinuclar.com/Thread-BALYOZ-DA-102-YAKALAMA-KARARI</link>
			<pubDate>Fri, 23 Jul 2010 21:40:39 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.aydinuclar.com/Thread-BALYOZ-DA-102-YAKALAMA-KARARI</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">Balyoz Davası'nda aralarında emekli Orgeneraller Çetin Doğan, Özden Örnek ve İbrahim Fırtına'nın da bulunduğu 102 sanık hakkında yakalama kararı çıkarıldı.</span><br />
<br />
İlk duruşma 16 Aralık 2010 tarihinde olacak.<br />
<br />
Çetin Doğan'ın avukatı Celal Ülgen, yeni bir delilin ortaya çıkmadığını bu kararın hukuksuz olduğunu söyledi.<br />
<br />
Çetin Doğan ise ''Bir kara lekedir. Hukuk cinayetidir. Bize bu lekeyi atanlar cezasını çekecektir'' dedi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Odatv.com</span><hr />
<span style="font-weight: bold;">YAKALAMA KARARINDA NE YAZIYOR</span><br />
<br />
Balyoz Davası'nda 102 sanık hakkında verilen yakalam kararının yankıları sürüyor. Sanıklardan Çetin Doğan, Dursun Çiçek ve Süha Tanyeri'nin avukatlığını yapan Ülgen Hukuk Bürosu yakalama kararını (tensip zaptı) aldı ve ilk değerlendirmelerini yaptı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">İşte o açıklama:</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">"Tensip Zaptında müvekkilimiz hakkında dosyaya yeni bir delil veya bulgunun girdiğine ilişkin hiçbir husus yer almamaktadır.</span> Bu şartlarda CMK'ya göre yapılan yakalama işlemi hukuka aykırıdır. <span style="font-weight: bold;">Zira hakkında tahliye kararı verilmiş olan bir kişi hakkında yeniden yakalama kararı verilebilmesi için dosyaya yeni bir delil girmiş olması gerekmektedir.</span><br />
<br />
Mahkemenin kararına gerekçe olarak gösterdiği isnat edilen suçun katalog suçlardan olması hususu da tek başına yakalama tedbiri öngörülmesi için yeterli değildir.<br />
<br />
Mahkeme gerekçesine adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacağı hususunu da eklemiştir. Oysaki bu konuda somut hiçbir olguya işaret etmemiştir. Mahkemenin bu şekilde düşünmesine neden olan somut bir durum da bulunmamaktadır. <span style="font-weight: bold;">Muvazzaf askerler görevlerinin başındadır emekli olanlar da 2. yakalama kararında olduğu gibi yargıya yardımcı olmak ve teslim olmak için hazır beklemektedir.</span> Bu durumda adli kontrol tedbirlerin yetersiz kalacağını söylemek mümkün değildir.<br />
<br />
Verilen karar mutlak suretle hukuka aykırıdır.<br />
<span style="font-weight: bold;">Odatv.com</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">Balyoz Davası'nda aralarında emekli Orgeneraller Çetin Doğan, Özden Örnek ve İbrahim Fırtına'nın da bulunduğu 102 sanık hakkında yakalama kararı çıkarıldı.</span><br />
<br />
İlk duruşma 16 Aralık 2010 tarihinde olacak.<br />
<br />
Çetin Doğan'ın avukatı Celal Ülgen, yeni bir delilin ortaya çıkmadığını bu kararın hukuksuz olduğunu söyledi.<br />
<br />
Çetin Doğan ise ''Bir kara lekedir. Hukuk cinayetidir. Bize bu lekeyi atanlar cezasını çekecektir'' dedi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Odatv.com</span><hr />
<span style="font-weight: bold;">YAKALAMA KARARINDA NE YAZIYOR</span><br />
<br />
Balyoz Davası'nda 102 sanık hakkında verilen yakalam kararının yankıları sürüyor. Sanıklardan Çetin Doğan, Dursun Çiçek ve Süha Tanyeri'nin avukatlığını yapan Ülgen Hukuk Bürosu yakalama kararını (tensip zaptı) aldı ve ilk değerlendirmelerini yaptı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">İşte o açıklama:</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">"Tensip Zaptında müvekkilimiz hakkında dosyaya yeni bir delil veya bulgunun girdiğine ilişkin hiçbir husus yer almamaktadır.</span> Bu şartlarda CMK'ya göre yapılan yakalama işlemi hukuka aykırıdır. <span style="font-weight: bold;">Zira hakkında tahliye kararı verilmiş olan bir kişi hakkında yeniden yakalama kararı verilebilmesi için dosyaya yeni bir delil girmiş olması gerekmektedir.</span><br />
<br />
Mahkemenin kararına gerekçe olarak gösterdiği isnat edilen suçun katalog suçlardan olması hususu da tek başına yakalama tedbiri öngörülmesi için yeterli değildir.<br />
<br />
Mahkeme gerekçesine adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacağı hususunu da eklemiştir. Oysaki bu konuda somut hiçbir olguya işaret etmemiştir. Mahkemenin bu şekilde düşünmesine neden olan somut bir durum da bulunmamaktadır. <span style="font-weight: bold;">Muvazzaf askerler görevlerinin başındadır emekli olanlar da 2. yakalama kararında olduğu gibi yargıya yardımcı olmak ve teslim olmak için hazır beklemektedir.</span> Bu durumda adli kontrol tedbirlerin yetersiz kalacağını söylemek mümkün değildir.<br />
<br />
Verilen karar mutlak suretle hukuka aykırıdır.<br />
<span style="font-weight: bold;">Odatv.com</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA['Atlar hamile kaldı eşek depresyonda']]></title>
			<link>http://www.aydinuclar.com/Thread-Atlar-hamile-kaldi-esek-depresyonda</link>
			<pubDate>Fri, 23 Jul 2010 15:58:44 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.aydinuclar.com/Thread-Atlar-hamile-kaldi-esek-depresyonda</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">'Atlar hamile kaldı eşek depresyonda'<br />
Tolga TEKİN-İZMİR/SABAH</span><br />
 <br />
23.07.2010 İzmir'de 3 ay önce çitleri kırarak İnciraltı Atlı Spor Tesisleri'ne giren başıboş bir aygırın tecavüzüne uğrayan 5 yarış atından 3'ünün hamile kaldığı ortaya çıktı. Aygırın hızını alamayıp tecavüz ettiği eşeğin de depresyona girdiği ve 3 aydır ahırdan çıkmadığı öğrenildi. İzmir'de Balçova ilçesinde geçen nisanda meydana gelen olayda, sahibi belirlenemeyen bir aygır, bağlı olduğu yerden ipini kopararak, İnciraltı Atlı Spor Tesisleri'ne geldi. Burada çitleri kırarak içeri giren aygır, aralarında yarış severlerin yakından tanıdığı şampiyon İngiliz atı Dinyeper'in yavrusu olan Happy Girl'in de bulunduğu beş kısrakla çiftleşti. Hızını alamayan aygır, tesislerdeki bir eşeğe de tecavüz etti. Olayın ardından, 5 attan 3'ünün hamile kaldığı ortaya çıktı. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">EŞEK AHIRDAN ÇIKMIYOR </span><br />
<br />
33 yaşındaki tesis sahibi Mustafa Akın atlarının saf kan soyunun bozulduğunu söyleyerek "Atlarda gebelik süresi 11 ay. Seneye babası olmayan bir sürü tayımız olacak. Afrikan, Arap ve yerli cinsteki tecavüze uğrayan atlarımızın kendi ırkından çiftleşmesi gerekiyordu. Ancak cinsi belli olmayan yavru atlar doğacak biz de onları çiftlikteki işlerde kullanacağız" diye konuştu. İngiliz yarış atının ise hamile kalmadığını söyleyen Akın, bunu boy farkına bağladı. Tecavüzden kurtulamayan eşeklerinin ise psikolojisinin bozuk olduğunu anlatan Akın; "3 aydır ahırdan çıkmıyor. Depresyonda" dedi. Polis, aygırın sahibinin olmaması üzerine salıverildiğini bildirdi.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">'Atlar hamile kaldı eşek depresyonda'<br />
Tolga TEKİN-İZMİR/SABAH</span><br />
 <br />
23.07.2010 İzmir'de 3 ay önce çitleri kırarak İnciraltı Atlı Spor Tesisleri'ne giren başıboş bir aygırın tecavüzüne uğrayan 5 yarış atından 3'ünün hamile kaldığı ortaya çıktı. Aygırın hızını alamayıp tecavüz ettiği eşeğin de depresyona girdiği ve 3 aydır ahırdan çıkmadığı öğrenildi. İzmir'de Balçova ilçesinde geçen nisanda meydana gelen olayda, sahibi belirlenemeyen bir aygır, bağlı olduğu yerden ipini kopararak, İnciraltı Atlı Spor Tesisleri'ne geldi. Burada çitleri kırarak içeri giren aygır, aralarında yarış severlerin yakından tanıdığı şampiyon İngiliz atı Dinyeper'in yavrusu olan Happy Girl'in de bulunduğu beş kısrakla çiftleşti. Hızını alamayan aygır, tesislerdeki bir eşeğe de tecavüz etti. Olayın ardından, 5 attan 3'ünün hamile kaldığı ortaya çıktı. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">EŞEK AHIRDAN ÇIKMIYOR </span><br />
<br />
33 yaşındaki tesis sahibi Mustafa Akın atlarının saf kan soyunun bozulduğunu söyleyerek "Atlarda gebelik süresi 11 ay. Seneye babası olmayan bir sürü tayımız olacak. Afrikan, Arap ve yerli cinsteki tecavüze uğrayan atlarımızın kendi ırkından çiftleşmesi gerekiyordu. Ancak cinsi belli olmayan yavru atlar doğacak biz de onları çiftlikteki işlerde kullanacağız" diye konuştu. İngiliz yarış atının ise hamile kalmadığını söyleyen Akın, bunu boy farkına bağladı. Tecavüzden kurtulamayan eşeklerinin ise psikolojisinin bozuk olduğunu anlatan Akın; "3 aydır ahırdan çıkmıyor. Depresyonda" dedi. Polis, aygırın sahibinin olmaması üzerine salıverildiğini bildirdi.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kürt hareketi üzerine 21 tez - Merdan Yanardağ]]></title>
			<link>http://www.aydinuclar.com/Thread-Kurt-hareketi-uzerine-21-tez-Merdan-Yanardag</link>
			<pubDate>Fri, 23 Jul 2010 07:33:34 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.aydinuclar.com/Thread-Kurt-hareketi-uzerine-21-tez-Merdan-Yanardag</guid>
			<description><![CDATA[Türkiye köklü bir gerici dönüşüm/darbe girişimi ile bu saldırıya direnen güçler arasında cereyan eden bir siyasal çatışma sürecinden geçiyor. Bu çatışmada sosyalistlerin ve işçi sınıfının tavrı, hiç kuşku yok ki, karşı devrimci saldırıya direnmek şeklinde ortaya çıkıyor. Bu çatışma alanlarından biri de sistemi bütün menteşelerinden zorlayan Kürt sorunu ve Kürt siyasal hareketinin aktüel eylemi ve programıdır.<br />
<br />
Bilindiği gibi Amerikancı, neo-liberal, muhafazakâr ve islami referanslara sahip bir iktidar, bu ülkenin kadim sorunlarından birine, Kürt sorununa ilişkin kapsamı bilinmeyen, içeriği resmen açıklanmayan bir “açılım” projesini ortaya attı. İktidarın sınıfsal bakımdan burjuva, siyasal olarak ise gerici karekteri bilinmesine karşın bu politik hamleye solun bazı sektörleri, utangaç biçimde de olsa, ne yazık ki destek verdi. Liberal sol'un bu desteği sadece Kürt sorunuyla sınırlı değil.<br />
<br />
Örneğin artık komik bir liberal meczup portresi çizen, dahası tartışmalarda vasat bir küçük burjuva demokratı performansını aşamadığı gözlenen DSİP Başkanı Doğan Tarkan, Anayasa değişikliği için "evet" kampanyası çerçevesinde çıktığı televizyon kanallarında AKP sözcülüğü ihtiyacını fazlasıyla karşılıyor. Tarkan'ı izlerken liberalzmin insanı nasıl cahilleştirdiği de iç sızlatan şekilde bir kez daha ortaya çıkıyor. Bir gecede iki ulusal haber kanalında birden yayına çıkan Doğan Tarkan'ı (bu ne acayip ilgi) İstanbul'un Çağlayan semtindeki kahvelerden birinde (22 Temmuz 2010 akşamı) izleyen bir kamyon şoförü, kendilerini düpedüz AKP'li sanıyor.<br />
<br />
Bu liberal zevat AKP'nin Kürt açılımı konusunda neredeyse "kayıtsız şartsız" denebilecek bir destek vermeyi utanmazca sürdürüyor.<br />
<br />
Oysa iktidarın "Kürt açılımı" hamlesinin gerici ve emperyalist karakterinin açığa çıkması için pek fazla beklememiz gerekmedi. Gelinen aşama "Özel Ordu" ve yeniden kirli savaş, yani "gayri nizami harp" oldu.<br />
<br />
Kürt sorunu ve bölgesel iç savaş hakkında daha önce çeşitli vesileler ve dolayımlarla yazdıklarımı, tekrara düşmeyi göze alarak (tekrarda fayda görerek) son gelişmeler ışığında yeniden çözümleyip "tezler" şeklinde ortaya atmak ve paylaşmak istiyorum.<br />
<br />
1- PKK Türkiye Kürtlerinin tartışmasız siyasal temsilcisidir. Realite budur. Aslında bu durumu Türkiye'yi yönetenler de, ABD de bilmekte, fakat kabul etmemektedir. Kürt sorununun çözümünde PKK'nin muhatap alınması için mücadele edilmelidir.<br />
<br />
2- Bugünkü programı ve görüşleri ne olursa olsun, PKK sosyalist bir kültürden gelen, Kürt yoksullarına yaslanan, geleneksel aşiret düzeninin dışında oluşmuş, başlangıçta Kürt aristokratlarına ve burjuvazisine dayanmayan bir örgütsel yapılanmaya sahiptir. Görece modern, aydınlanmacı ve laik bir çizgi izlemektedir. Bölgenin sosyo-ekonomik ve kültürel koşullarının sınırlılıkları içinde olsa da Kürt kadınlarını özgürleştirmiştir. Bölgedeki feodal yapı üzerinde fiilen çözücü bir etki yaratmıştır. Orta ve alt kademe kadrolardan farklı olarak PKK üst düzey yöneticilerinin neredeyse tamamı Türkiye sosyalist hareketinden gelmektedir.<br />
<br />
3- PKK Kürt burjuvazisini, feodalitesini ve bölgede hayli güçlü olan İslamcı yapılanmaları geçirdiği bütün ideolojik ve politik değişime karşın hâlâ ürkütmektedir. Dolayısıyla, bugüne kadar rakiplerini siyasal şiddet de kullanarak etkisizleştiren PKK'nin Kürt nüfusu üzerinde kurduğu hâkimiyet kırılmadan, gerici ve emperyalist çözümün gerçekleştirilmesi mümkün değildir.<br />
<br />
4- PKK ile DTP/BDP'nin irtibatını koparmak, geleneksel Kürt aristokratlarını ve burjuvazisini öne çıkarmak ve sistemin siyasal mimarisini zorlamayacak, başlıca yöntemi köylü kurnazlığı olan çözüm projesi (açılım siyaseti) çökmüştür.<br />
<br />
5- PKK, Abdullah Öcalan'ın yakalanmasından sonra örgütün başlangıç/çıkış ilkelerinde önemli değişiklikler yaparak, "kurtuluş" ve "kuruluş" programını geri çekmiştir. Dolayısıyla zaman içinde PKK'nin sınıfsal dokusu silikleşmiş, toplumsal talepleri geri çekilmiş ve hareketin milliyetçi karakteri daha belirgin hale gelmiştir. Bu gelişme, bölgenin geleneksel egemen sınıflarından gelen bir kesimin PKK'nin periferisindeki örgütlerde yer almasını sağlamıştır.<br />
<br />
6- PKK, çizgisinde yaptığı önemli değişiklikle Türkiye'den ayrılmak istemediğini, birlikten ve üniter devletten yana olduğunu, "Türkiyelilik" tanımını benimsediğini, hatta Kemalizm'i bile kültürel bir üst anlayış, ortak ve birleştirici bir kimlik olarak benimseyebileceğini açıklamıştır. Yerel yönetim yasasında yapılacak değişiklik ile kültürel özerkliğe "evet" diyeceklerini, Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasakların kaldırılmasının yeterli olacağını açıklamıştır. Ancak muhaliflerine karşı imha etme, diz çöktürme ve koşulsuz teslim alma gibi bir devlet geleneği, PKK tarafından sunulan bu yeni çerçevenin 10 yıl boyunca görülmesini ve değerlendirilmesini önlemiştir.<br />
<br />
7- PKK'nin güncel talepleri ve önerdiği çözüm zemini, silahlı mücadeleyi gerektirmeyecek bir niteliğe sahiptir. Bu talepler "siyasal ve demokratik" bir mücadelenin konusudur. PKK, politik çıkış ilkeleri ve kuruluş programından büyük ölçüde uzaklaşmış, ayrılık ve bağımsızlık taleplerini geri çekmiştir. Orta vadeli politik programını sistem içi idari ve kültürel taleplerle sınırlayan PKK’nin bu program için silahlı mücadele yürütmesinin anlamı ve gerekçesi kalmamıştır. Başka bir anlatımla, PKK'nin ilan edilen amaçları ile hedeflerine ulaşmak için kullandığı yöntem ve araçlar arasında derin bir çelişki vardır. Amaç ve araç arasındaki bu çelişki çözülemediği sürece Kürt hareketi toplumsal ve tarihsel bakımdan bir meşruiyet sorunu yaşayacak, Türk emekçilerinin ve aydınlarının desteğini almakta zorlanacaktır.<br />
<br />
8- Adına önce “Kürt açılımı”, sonra “Demokratik Açılım” ve nihayet “Milli Birlik Projesi” denilen iktidar hamlesini şu ya da bu şekilde eleştirmeyi, kimi gerici boyutlarına dikkat çekmeyi, hatta “acele etmeyelim, süreci biraz daha izlemekte yarar var” demeyi bile milliyetçilik ve hakim ulus şovenizmi ile suçlayanlar, olayların gelişimi, tarihsel olgular ve politik gerçekler karşısında yanlışlanmıştır.<br />
<br />
9- Kürt sorunu, Amerikancı ve gerici AKP iktidarının “Milli Birlik Projesi” ile çözülemeyecektir. Kürtlerin özgürlük ve eşitlik talebi, Kürt emekçi ve yoksullarının sınıfsal sorunları olduğu yerde durmaktadır. On yıllarca varlığı inkâr edilen, dili yasaklanan, ezilen, horlanan, katliamlara uğrayan ve sürülen Kürt aydınlarının, emekçilerinin ve yoksullarının kimi ulusal ve kültürel taleplerinin karşılanacağına ilişkin yaratılan güçlü beklenti derin bir hayal kırıklığıyla sonuçlanmıştır.<br />
<br />
10- Kürt sorununa ilişkin inkâr ve imha politikasını aşamayan Türk milliyetçiliği de yenilgiye uğramıştır. Sağlı sollu Türk milliyetçiliğinin yenilgiye uğradığı bu tarihsel dönemeçte sol’un sözünü söyleyebileceği, Kürt sorununda emekçi çözümünü toplumun ve ülkenin gündemine taşıyabileceği subjektif koşullar yaratılmalıdır.<br />
<br />
11- Kuşkusuz çözüm, kaba bir yaklaşımla sosyalist düzenin kurulacağı gelecek günlere/tarihlere ertelenemez. Çatışmaların durması, siyaset alanının kaçınılmaz olarak genişlemesi anlamına da gelecektir. Bu durumda sınıfsal taleplerin öne çıkması kaçınılmazdır. Bu olgu hem Kürt milliyetçiliğini geriletecek hem de Kürt hareketinde bir ayrışmaya yol açabilecektir. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Türk egemen sınıflarıyla ittifak ve işbirliği içinde ülkeyi yöneten Kürt burjuvalarına, toprak ağalarına ve bölgedeki gerici şeyhlik düzenine karşı mücadeleyi yükseltmenin şartları da yeniden olgunlaşacaktır. Silahların susması ve acil bir ateşkes ilan edilmesi için çalışılmalıdır.<br />
<br />
12- ABD, Türk Devleti ve AKP iktidarı, bir yandan Kürt sorununun negatif çözümünü zorlar ve bir şekilde ülkede politik istikrarı sağlamaya çalışırken, diğer yandan da bu sürecin kontrolsüz bir demokratikleşmeye yol açmasını önlemek için ellerinden geleni yapmaktadır. Çünkü böyle bir gelişme Soğuk Savaş artığı ve tutucu devlet yapılanmasında bir çözülmeye yol açarak bütün sınıfsal dinamikleri harekete geçirme potansiyeline sahiptir. Bu bakımdan sol’un önünde de hem “Kürt açılımı” denilen sürecin gerici ve emperyalist karakterini eleştirme görevi hem de süreci derinleştirerek inisiyatifi ele geçirme olanağı vardır.<br />
<br />
13- Bu sürecin Türk milliyetçiliğinin yeni bir yükselişine yol açma olasılığı çok yüksektir. Kışkırtılan kitlelerin çatışmayı sokağa ve toplumun derinliklerine doğru taşıma ve yayma tehlikesine karşı uyanık olunmalıdır. Milliyetçi baskı ve saldırganlığın tırmanması, Kürt halkının çözüm heyecanı ve birlik duygularının yıkıma uğratılması riskini büyütecektir. Bu tehlike karşısında sol, enternasyonalist ve sınıfsal bir yaklaşımla ilerici-devrimci birlik ve kardeşlik projesini yükseltmeli ve milliyetçi saldırganlığın önünde barikat oluşturmalıdır.<br />
<br />
14- Unutulmamalıdır ki, Kürt sorunun şu ya da bu şekilde (negatif ya da pozitif) çözümü genel olarak Türk halkının, özel olarak da Türk aydın, işçi ve emekçilerinin bu davaya kazanılması ve desteğiyle mümkündür. Dolayısıyla bu süreci ilerletmek ancak Türkleri de dikkate alan bir yerden kurulacak politikalarla mümkündür. Gerek PKK gerekse DTP/BDP bu olguyu dikkate almamaktadır. Oysa bu hassasiyetin gözetilmesi çözümün olmazsa olmazıdır.<br />
<br />
15- Sosyalistler ulusal sorunların çözümünde, sanılanın aksine mutlak bir "ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı" ilkesini savunmak durumunda değildir. Ulusal kurtuluş mücadelelerinin desteklenmesi ve ulusların kaderlerini tayin hakkının savunulması ancak dünya devrim mücadelesine katkıda bulunduğu, işçi sınıfı ve ezilenlerin özgürlük ve eşitlik mücadelesini ileriye doğru taşıdığı sürece desteklenebilir. Sosyalistler gerici, burjuva ve emperyelizmle işbirliği içindeki ulusal mücadeleleri, işçi sınıfını ve ezilenleri bölen milliyetçi hareketleri desteklemek zorunda değildir.<br />
<br />
16- Yugoslavya'da olduğu gibi, küçük uluslar emperyalist yoldan da kendi kaderlerini tayin edebilirler. Örneğin Kosova'da olduğu gibi bağımsızlık ilanını ABD ve AB bayraklarıyla meydanlarda kutlayabilirler. Ancak sosyalistler bu şekildeki bir "kendi kaderini tayin hakkını" savunmak ve desteklemek zorunda değildir. Tersini savunmak, milliyetçiliktir; siyasal bakımdan gerici, tarihsel olarak karşı devrimci bir tutumdur.<br />
<br />
17- Sol, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesini dünyada hiçbir şey değişmemiş gibi, örneğin sosyalist sistemin henüz çözülmediği ve Sovyetler Birliği'nin dağılmadığı bir dünya-tarihsel durumda olduğu şekilde savunamaz. Bir önceki dönemde işçi sınıfı mücadelesinin ve dünya devriminin bir bileşeni olan ulusal kurtuluş mücadeleleri, günümüzde pekala gericiliğin ve emperyalizmin bir hegemonya aracı haline gelebilir. Nitekim Balkanlar ve Kafkaslar'da böyle olmuştur.<br />
<br />
18- Bugün ayrılıkçılık büyük sermaye çevrelerinde, orta ve üst sınıflar içinde de ciddi şekilde tartışılmaktadır. Hürriyet gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök sadece bu eğilimi yüksek sesle ifade etti o kadar. BDP Milletvekili Hasip Kaplan, "Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıdır?" diye soran E. Özkök'ü ağır şekilde eleştirerek -ki Hitlercilikle suçladı- ve büyük bir öfkeyle "ayrılmayı ve bölünmeyi tartışmak kimsenin haddi değildir" dedi. Bu durum, devrimci eleştiriyi askıya alarak solculuğu Kürt hareketini kayıtsız şartsız desteklemeye indirgeyen, dahası Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkının sadece ayrılma hakkının savunulmasından ibaret olduğunu sanan bir anlayışın da saçmalığını ortaya koydu.<br />
<br />
19- Türkiye'nin uzun uzun tartışılabilecek özgün tarihsel, ekonomik, kültürel ve toplumsal koşullarından dolayı Türk ve Kürt emekçilerinin ortak mücadelesini savunanlara, işçilerin ve emekçilerin milliyetlere göre bölünmesi yerine sınıfsal bir hat üzerinden birleşik mücadelesini geliştirmeyi teklif edenlere, bu tarihsel dönemeçte bölünmenin emperyalizmin çıkarlarına hizmet edeceğini söyleyenlere ve nihayet sol'suz bir çözüm olamayacağı görüşünü savunanlara karşı yöneltilen bütün eleştireler, örneğin "milliyetçilik" ya da "sosyal şovenizm" türünden saçma, temelsiz ve bilgisizlikle malul suçlamalar da çökmüştür.<br />
<br />
20- Sosyalistler son çözümlemede işçilerin ve emekçi halkların ayrılığından değil, birliğinden yanadır. Durum böyle olmasına karşın, içinden geçtiğimiz tarihsel dönemeçte Kürtlerin, ayrılık da dahil olmak üzere kendi geleceklerini özgürce tayin etme hakkının ilke düzeyinde ve koşulsuz savunulması sosyalist bir tutumdur. Gelgelelim ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı soyut değil, somut bir ilkedir. Eğer ayrılık devrim ve sosyalizm mücadelesine katkıda bulunuyorsa savunulur. Yok eğer gericiliği, sermaye egemenliğini ve emperyalizmi güçlendiriyorsa sosyalistler ayrılıktan değil, birlikten yana olmak zorundadır.<br />
<br />
21- PKK ve Kürt hareketi hızla Türkiye'nin (var olduğu kadarıyla) ilerici tarihsel birikiminden ve devrimci ikliminden uzaklaşmakta, sol'dan kopmakta ve bütün sınıfsal taleplerini geri çekmektedir. Ortada, Kürt hareketinin milliyetçi taleplerinden başka bir politik program kalmamaktadır. Bu program mevcut haliyle sosyalistler tarafından desteklenmekten çok uzaktır. Dolayısıyla Kürt hareketi, kendisini yeniden Türkiye devriminin bir bileşeni olarak konumlandırmalı, solla ilişkilerini onarmalı, daha da önemlisi sol'a yönelik yukarıdan bakan, şımarık ve itici üslubunu terk etmelidir. Aksine her tutum Türk ayrılıkçılığını güçlendirmekten başka bir sonuç yaratmayacaktır. Bir kez daha ve altı çizilerek belirtilmelidir ki, Türk solunun, Türk işçilerinin, emekçilerinin ve aydınlarının desteği sağlanmadan Kürt sorununun adil, demokratik, onurlu ve barışcıl çözümü mümkün değildir. Tersine her girişim gericiliği güçlendirecektir. Sürecin facia ile sonuçlanması, örneğin bu toprakların Yugoslavyalaşması uzak ihtimal değildir. "Bin yıllık kardeşlik" retoriği durumu kurtarmaya yetmeyecektir. Henüz vakit varken yaklaşan felaketi önlemek için herekete geçilmelidir.<br />
<br />
Sonuç olarak; sol, Kürt sorununun Amerikancı ve gerici çözüm girişimine karşı çıkmalıdır. Hâkim ulus şovenizmini ve milliyetçiliği geriletecek; ılımlı İslam projesini yenilgiye uğratacak, Türkiye'de Soğuk Savaş artığı gerici/ceberrut devlet yapılanmasını çözerek sol'un ve işçi sınıfı hareketinin önünü açacak; Türk ve Kürt halkının ve emekçilerinin birliğini ve kardeşliğini güçlendirecek; bölgedeki ve ülkedeki ABD hegemonyasını geriletecek, anti-emperyalist bir çözüm için mücadele edilmelidir. Bu çözümün PKK'siz gerçekleşmesi mümkün değildir. PKK de böyle bir çözümün siyasal, örgütsel ve psikolojik koşullarını hazırlamak için üzerine düşeni yapmalıdır.<br />
<br />
<a href="http://haber.sol.org.tr/yazarlar/merdan-yanardag/kurt-hareketi-uzerine-21-tez-31226" target="_blank">http://haber.sol.org.tr/yazarlar/merdan-...-tez-31226</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Türkiye köklü bir gerici dönüşüm/darbe girişimi ile bu saldırıya direnen güçler arasında cereyan eden bir siyasal çatışma sürecinden geçiyor. Bu çatışmada sosyalistlerin ve işçi sınıfının tavrı, hiç kuşku yok ki, karşı devrimci saldırıya direnmek şeklinde ortaya çıkıyor. Bu çatışma alanlarından biri de sistemi bütün menteşelerinden zorlayan Kürt sorunu ve Kürt siyasal hareketinin aktüel eylemi ve programıdır.<br />
<br />
Bilindiği gibi Amerikancı, neo-liberal, muhafazakâr ve islami referanslara sahip bir iktidar, bu ülkenin kadim sorunlarından birine, Kürt sorununa ilişkin kapsamı bilinmeyen, içeriği resmen açıklanmayan bir “açılım” projesini ortaya attı. İktidarın sınıfsal bakımdan burjuva, siyasal olarak ise gerici karekteri bilinmesine karşın bu politik hamleye solun bazı sektörleri, utangaç biçimde de olsa, ne yazık ki destek verdi. Liberal sol'un bu desteği sadece Kürt sorunuyla sınırlı değil.<br />
<br />
Örneğin artık komik bir liberal meczup portresi çizen, dahası tartışmalarda vasat bir küçük burjuva demokratı performansını aşamadığı gözlenen DSİP Başkanı Doğan Tarkan, Anayasa değişikliği için "evet" kampanyası çerçevesinde çıktığı televizyon kanallarında AKP sözcülüğü ihtiyacını fazlasıyla karşılıyor. Tarkan'ı izlerken liberalzmin insanı nasıl cahilleştirdiği de iç sızlatan şekilde bir kez daha ortaya çıkıyor. Bir gecede iki ulusal haber kanalında birden yayına çıkan Doğan Tarkan'ı (bu ne acayip ilgi) İstanbul'un Çağlayan semtindeki kahvelerden birinde (22 Temmuz 2010 akşamı) izleyen bir kamyon şoförü, kendilerini düpedüz AKP'li sanıyor.<br />
<br />
Bu liberal zevat AKP'nin Kürt açılımı konusunda neredeyse "kayıtsız şartsız" denebilecek bir destek vermeyi utanmazca sürdürüyor.<br />
<br />
Oysa iktidarın "Kürt açılımı" hamlesinin gerici ve emperyalist karakterinin açığa çıkması için pek fazla beklememiz gerekmedi. Gelinen aşama "Özel Ordu" ve yeniden kirli savaş, yani "gayri nizami harp" oldu.<br />
<br />
Kürt sorunu ve bölgesel iç savaş hakkında daha önce çeşitli vesileler ve dolayımlarla yazdıklarımı, tekrara düşmeyi göze alarak (tekrarda fayda görerek) son gelişmeler ışığında yeniden çözümleyip "tezler" şeklinde ortaya atmak ve paylaşmak istiyorum.<br />
<br />
1- PKK Türkiye Kürtlerinin tartışmasız siyasal temsilcisidir. Realite budur. Aslında bu durumu Türkiye'yi yönetenler de, ABD de bilmekte, fakat kabul etmemektedir. Kürt sorununun çözümünde PKK'nin muhatap alınması için mücadele edilmelidir.<br />
<br />
2- Bugünkü programı ve görüşleri ne olursa olsun, PKK sosyalist bir kültürden gelen, Kürt yoksullarına yaslanan, geleneksel aşiret düzeninin dışında oluşmuş, başlangıçta Kürt aristokratlarına ve burjuvazisine dayanmayan bir örgütsel yapılanmaya sahiptir. Görece modern, aydınlanmacı ve laik bir çizgi izlemektedir. Bölgenin sosyo-ekonomik ve kültürel koşullarının sınırlılıkları içinde olsa da Kürt kadınlarını özgürleştirmiştir. Bölgedeki feodal yapı üzerinde fiilen çözücü bir etki yaratmıştır. Orta ve alt kademe kadrolardan farklı olarak PKK üst düzey yöneticilerinin neredeyse tamamı Türkiye sosyalist hareketinden gelmektedir.<br />
<br />
3- PKK Kürt burjuvazisini, feodalitesini ve bölgede hayli güçlü olan İslamcı yapılanmaları geçirdiği bütün ideolojik ve politik değişime karşın hâlâ ürkütmektedir. Dolayısıyla, bugüne kadar rakiplerini siyasal şiddet de kullanarak etkisizleştiren PKK'nin Kürt nüfusu üzerinde kurduğu hâkimiyet kırılmadan, gerici ve emperyalist çözümün gerçekleştirilmesi mümkün değildir.<br />
<br />
4- PKK ile DTP/BDP'nin irtibatını koparmak, geleneksel Kürt aristokratlarını ve burjuvazisini öne çıkarmak ve sistemin siyasal mimarisini zorlamayacak, başlıca yöntemi köylü kurnazlığı olan çözüm projesi (açılım siyaseti) çökmüştür.<br />
<br />
5- PKK, Abdullah Öcalan'ın yakalanmasından sonra örgütün başlangıç/çıkış ilkelerinde önemli değişiklikler yaparak, "kurtuluş" ve "kuruluş" programını geri çekmiştir. Dolayısıyla zaman içinde PKK'nin sınıfsal dokusu silikleşmiş, toplumsal talepleri geri çekilmiş ve hareketin milliyetçi karakteri daha belirgin hale gelmiştir. Bu gelişme, bölgenin geleneksel egemen sınıflarından gelen bir kesimin PKK'nin periferisindeki örgütlerde yer almasını sağlamıştır.<br />
<br />
6- PKK, çizgisinde yaptığı önemli değişiklikle Türkiye'den ayrılmak istemediğini, birlikten ve üniter devletten yana olduğunu, "Türkiyelilik" tanımını benimsediğini, hatta Kemalizm'i bile kültürel bir üst anlayış, ortak ve birleştirici bir kimlik olarak benimseyebileceğini açıklamıştır. Yerel yönetim yasasında yapılacak değişiklik ile kültürel özerkliğe "evet" diyeceklerini, Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasakların kaldırılmasının yeterli olacağını açıklamıştır. Ancak muhaliflerine karşı imha etme, diz çöktürme ve koşulsuz teslim alma gibi bir devlet geleneği, PKK tarafından sunulan bu yeni çerçevenin 10 yıl boyunca görülmesini ve değerlendirilmesini önlemiştir.<br />
<br />
7- PKK'nin güncel talepleri ve önerdiği çözüm zemini, silahlı mücadeleyi gerektirmeyecek bir niteliğe sahiptir. Bu talepler "siyasal ve demokratik" bir mücadelenin konusudur. PKK, politik çıkış ilkeleri ve kuruluş programından büyük ölçüde uzaklaşmış, ayrılık ve bağımsızlık taleplerini geri çekmiştir. Orta vadeli politik programını sistem içi idari ve kültürel taleplerle sınırlayan PKK’nin bu program için silahlı mücadele yürütmesinin anlamı ve gerekçesi kalmamıştır. Başka bir anlatımla, PKK'nin ilan edilen amaçları ile hedeflerine ulaşmak için kullandığı yöntem ve araçlar arasında derin bir çelişki vardır. Amaç ve araç arasındaki bu çelişki çözülemediği sürece Kürt hareketi toplumsal ve tarihsel bakımdan bir meşruiyet sorunu yaşayacak, Türk emekçilerinin ve aydınlarının desteğini almakta zorlanacaktır.<br />
<br />
8- Adına önce “Kürt açılımı”, sonra “Demokratik Açılım” ve nihayet “Milli Birlik Projesi” denilen iktidar hamlesini şu ya da bu şekilde eleştirmeyi, kimi gerici boyutlarına dikkat çekmeyi, hatta “acele etmeyelim, süreci biraz daha izlemekte yarar var” demeyi bile milliyetçilik ve hakim ulus şovenizmi ile suçlayanlar, olayların gelişimi, tarihsel olgular ve politik gerçekler karşısında yanlışlanmıştır.<br />
<br />
9- Kürt sorunu, Amerikancı ve gerici AKP iktidarının “Milli Birlik Projesi” ile çözülemeyecektir. Kürtlerin özgürlük ve eşitlik talebi, Kürt emekçi ve yoksullarının sınıfsal sorunları olduğu yerde durmaktadır. On yıllarca varlığı inkâr edilen, dili yasaklanan, ezilen, horlanan, katliamlara uğrayan ve sürülen Kürt aydınlarının, emekçilerinin ve yoksullarının kimi ulusal ve kültürel taleplerinin karşılanacağına ilişkin yaratılan güçlü beklenti derin bir hayal kırıklığıyla sonuçlanmıştır.<br />
<br />
10- Kürt sorununa ilişkin inkâr ve imha politikasını aşamayan Türk milliyetçiliği de yenilgiye uğramıştır. Sağlı sollu Türk milliyetçiliğinin yenilgiye uğradığı bu tarihsel dönemeçte sol’un sözünü söyleyebileceği, Kürt sorununda emekçi çözümünü toplumun ve ülkenin gündemine taşıyabileceği subjektif koşullar yaratılmalıdır.<br />
<br />
11- Kuşkusuz çözüm, kaba bir yaklaşımla sosyalist düzenin kurulacağı gelecek günlere/tarihlere ertelenemez. Çatışmaların durması, siyaset alanının kaçınılmaz olarak genişlemesi anlamına da gelecektir. Bu durumda sınıfsal taleplerin öne çıkması kaçınılmazdır. Bu olgu hem Kürt milliyetçiliğini geriletecek hem de Kürt hareketinde bir ayrışmaya yol açabilecektir. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Türk egemen sınıflarıyla ittifak ve işbirliği içinde ülkeyi yöneten Kürt burjuvalarına, toprak ağalarına ve bölgedeki gerici şeyhlik düzenine karşı mücadeleyi yükseltmenin şartları da yeniden olgunlaşacaktır. Silahların susması ve acil bir ateşkes ilan edilmesi için çalışılmalıdır.<br />
<br />
12- ABD, Türk Devleti ve AKP iktidarı, bir yandan Kürt sorununun negatif çözümünü zorlar ve bir şekilde ülkede politik istikrarı sağlamaya çalışırken, diğer yandan da bu sürecin kontrolsüz bir demokratikleşmeye yol açmasını önlemek için ellerinden geleni yapmaktadır. Çünkü böyle bir gelişme Soğuk Savaş artığı ve tutucu devlet yapılanmasında bir çözülmeye yol açarak bütün sınıfsal dinamikleri harekete geçirme potansiyeline sahiptir. Bu bakımdan sol’un önünde de hem “Kürt açılımı” denilen sürecin gerici ve emperyalist karakterini eleştirme görevi hem de süreci derinleştirerek inisiyatifi ele geçirme olanağı vardır.<br />
<br />
13- Bu sürecin Türk milliyetçiliğinin yeni bir yükselişine yol açma olasılığı çok yüksektir. Kışkırtılan kitlelerin çatışmayı sokağa ve toplumun derinliklerine doğru taşıma ve yayma tehlikesine karşı uyanık olunmalıdır. Milliyetçi baskı ve saldırganlığın tırmanması, Kürt halkının çözüm heyecanı ve birlik duygularının yıkıma uğratılması riskini büyütecektir. Bu tehlike karşısında sol, enternasyonalist ve sınıfsal bir yaklaşımla ilerici-devrimci birlik ve kardeşlik projesini yükseltmeli ve milliyetçi saldırganlığın önünde barikat oluşturmalıdır.<br />
<br />
14- Unutulmamalıdır ki, Kürt sorunun şu ya da bu şekilde (negatif ya da pozitif) çözümü genel olarak Türk halkının, özel olarak da Türk aydın, işçi ve emekçilerinin bu davaya kazanılması ve desteğiyle mümkündür. Dolayısıyla bu süreci ilerletmek ancak Türkleri de dikkate alan bir yerden kurulacak politikalarla mümkündür. Gerek PKK gerekse DTP/BDP bu olguyu dikkate almamaktadır. Oysa bu hassasiyetin gözetilmesi çözümün olmazsa olmazıdır.<br />
<br />
15- Sosyalistler ulusal sorunların çözümünde, sanılanın aksine mutlak bir "ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı" ilkesini savunmak durumunda değildir. Ulusal kurtuluş mücadelelerinin desteklenmesi ve ulusların kaderlerini tayin hakkının savunulması ancak dünya devrim mücadelesine katkıda bulunduğu, işçi sınıfı ve ezilenlerin özgürlük ve eşitlik mücadelesini ileriye doğru taşıdığı sürece desteklenebilir. Sosyalistler gerici, burjuva ve emperyelizmle işbirliği içindeki ulusal mücadeleleri, işçi sınıfını ve ezilenleri bölen milliyetçi hareketleri desteklemek zorunda değildir.<br />
<br />
16- Yugoslavya'da olduğu gibi, küçük uluslar emperyalist yoldan da kendi kaderlerini tayin edebilirler. Örneğin Kosova'da olduğu gibi bağımsızlık ilanını ABD ve AB bayraklarıyla meydanlarda kutlayabilirler. Ancak sosyalistler bu şekildeki bir "kendi kaderini tayin hakkını" savunmak ve desteklemek zorunda değildir. Tersini savunmak, milliyetçiliktir; siyasal bakımdan gerici, tarihsel olarak karşı devrimci bir tutumdur.<br />
<br />
17- Sol, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesini dünyada hiçbir şey değişmemiş gibi, örneğin sosyalist sistemin henüz çözülmediği ve Sovyetler Birliği'nin dağılmadığı bir dünya-tarihsel durumda olduğu şekilde savunamaz. Bir önceki dönemde işçi sınıfı mücadelesinin ve dünya devriminin bir bileşeni olan ulusal kurtuluş mücadeleleri, günümüzde pekala gericiliğin ve emperyalizmin bir hegemonya aracı haline gelebilir. Nitekim Balkanlar ve Kafkaslar'da böyle olmuştur.<br />
<br />
18- Bugün ayrılıkçılık büyük sermaye çevrelerinde, orta ve üst sınıflar içinde de ciddi şekilde tartışılmaktadır. Hürriyet gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök sadece bu eğilimi yüksek sesle ifade etti o kadar. BDP Milletvekili Hasip Kaplan, "Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıdır?" diye soran E. Özkök'ü ağır şekilde eleştirerek -ki Hitlercilikle suçladı- ve büyük bir öfkeyle "ayrılmayı ve bölünmeyi tartışmak kimsenin haddi değildir" dedi. Bu durum, devrimci eleştiriyi askıya alarak solculuğu Kürt hareketini kayıtsız şartsız desteklemeye indirgeyen, dahası Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkının sadece ayrılma hakkının savunulmasından ibaret olduğunu sanan bir anlayışın da saçmalığını ortaya koydu.<br />
<br />
19- Türkiye'nin uzun uzun tartışılabilecek özgün tarihsel, ekonomik, kültürel ve toplumsal koşullarından dolayı Türk ve Kürt emekçilerinin ortak mücadelesini savunanlara, işçilerin ve emekçilerin milliyetlere göre bölünmesi yerine sınıfsal bir hat üzerinden birleşik mücadelesini geliştirmeyi teklif edenlere, bu tarihsel dönemeçte bölünmenin emperyalizmin çıkarlarına hizmet edeceğini söyleyenlere ve nihayet sol'suz bir çözüm olamayacağı görüşünü savunanlara karşı yöneltilen bütün eleştireler, örneğin "milliyetçilik" ya da "sosyal şovenizm" türünden saçma, temelsiz ve bilgisizlikle malul suçlamalar da çökmüştür.<br />
<br />
20- Sosyalistler son çözümlemede işçilerin ve emekçi halkların ayrılığından değil, birliğinden yanadır. Durum böyle olmasına karşın, içinden geçtiğimiz tarihsel dönemeçte Kürtlerin, ayrılık da dahil olmak üzere kendi geleceklerini özgürce tayin etme hakkının ilke düzeyinde ve koşulsuz savunulması sosyalist bir tutumdur. Gelgelelim ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı soyut değil, somut bir ilkedir. Eğer ayrılık devrim ve sosyalizm mücadelesine katkıda bulunuyorsa savunulur. Yok eğer gericiliği, sermaye egemenliğini ve emperyalizmi güçlendiriyorsa sosyalistler ayrılıktan değil, birlikten yana olmak zorundadır.<br />
<br />
21- PKK ve Kürt hareketi hızla Türkiye'nin (var olduğu kadarıyla) ilerici tarihsel birikiminden ve devrimci ikliminden uzaklaşmakta, sol'dan kopmakta ve bütün sınıfsal taleplerini geri çekmektedir. Ortada, Kürt hareketinin milliyetçi taleplerinden başka bir politik program kalmamaktadır. Bu program mevcut haliyle sosyalistler tarafından desteklenmekten çok uzaktır. Dolayısıyla Kürt hareketi, kendisini yeniden Türkiye devriminin bir bileşeni olarak konumlandırmalı, solla ilişkilerini onarmalı, daha da önemlisi sol'a yönelik yukarıdan bakan, şımarık ve itici üslubunu terk etmelidir. Aksine her tutum Türk ayrılıkçılığını güçlendirmekten başka bir sonuç yaratmayacaktır. Bir kez daha ve altı çizilerek belirtilmelidir ki, Türk solunun, Türk işçilerinin, emekçilerinin ve aydınlarının desteği sağlanmadan Kürt sorununun adil, demokratik, onurlu ve barışcıl çözümü mümkün değildir. Tersine her girişim gericiliği güçlendirecektir. Sürecin facia ile sonuçlanması, örneğin bu toprakların Yugoslavyalaşması uzak ihtimal değildir. "Bin yıllık kardeşlik" retoriği durumu kurtarmaya yetmeyecektir. Henüz vakit varken yaklaşan felaketi önlemek için herekete geçilmelidir.<br />
<br />
Sonuç olarak; sol, Kürt sorununun Amerikancı ve gerici çözüm girişimine karşı çıkmalıdır. Hâkim ulus şovenizmini ve milliyetçiliği geriletecek; ılımlı İslam projesini yenilgiye uğratacak, Türkiye'de Soğuk Savaş artığı gerici/ceberrut devlet yapılanmasını çözerek sol'un ve işçi sınıfı hareketinin önünü açacak; Türk ve Kürt halkının ve emekçilerinin birliğini ve kardeşliğini güçlendirecek; bölgedeki ve ülkedeki ABD hegemonyasını geriletecek, anti-emperyalist bir çözüm için mücadele edilmelidir. Bu çözümün PKK'siz gerçekleşmesi mümkün değildir. PKK de böyle bir çözümün siyasal, örgütsel ve psikolojik koşullarını hazırlamak için üzerine düşeni yapmalıdır.<br />
<br />
<a href="http://haber.sol.org.tr/yazarlar/merdan-yanardag/kurt-hareketi-uzerine-21-tez-31226" target="_blank">http://haber.sol.org.tr/yazarlar/merdan-...-tez-31226</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[AKP Anayasası'nı Emperyalistler Hazırladı]]></title>
			<link>http://www.aydinuclar.com/Thread-AKP-Anayasasi-ni-Emperyalistler-Hazirladi</link>
			<pubDate>Thu, 22 Jul 2010 19:28:04 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.aydinuclar.com/Thread-AKP-Anayasasi-ni-Emperyalistler-Hazirladi</guid>
			<description><![CDATA[*Mehmet Akkaya'ya yayımlamama müsaade ettiği için teşekkürler.<br />
<br />
AKP’nin 12 Eylül’le hesaplaşmasını bekleyenlere cevap;<br />
‘12 Eylül’le hesaplaşmak’ emperyalizmle ve AKP Hükümetiyle hesaplaşmaktır.<br />
<br />
 ‘Saflık’ ihanete doğru doludizgin gitmektedir. <br />
12 Eylül’de referanduma sunulacak olan, Anayasa’da değişiklik içeren maddeleri savunan ve oylamada ‘Evet’ oyu verilmesini isteyenlerin en çok dillendirdikleri, bunun ‘12 Eylül’le hesaplaşma’ olduğudur. Kimi ‘sol’ çevrelerinde, bu kervanda seslerini yükselttikleri ve epeydir bindikleri Batı treninde bir vagon daha atladıklarını görmek ibret verici.<br />
 İhanet düzeyinde emperyalist Batı ile kaderini birleştiren dönek örgüt ve kişiler kadar, gerçeğe bağlılıklarını yitirdikleri için neredeyse her önemli sorunda AKP, AB, ABD ve PKK ile paralel yerlerden atışlar yapan saf  ‘solcu’ların toplumsal bilince zarar verdikleri ve karşı tarafa cephane ve malzeme verdikleri de açıktır.<br />
Türkiye’nin önemli dönemeçlerinden biri sayılacak olan Anayasa değişikliği konusunda da, gerçeğe bağlılık bir yana, gerçeği öğrenmeye dahi niyet etmeden, ‘sivil toplumcu’ her çalışmaya ‘demokrasi’ diye sarılan bir gayretkeşlikle, bir kez daha sola, devrim davasına, emperyalizm karşıtlığına ve vatansever kesimlere zarar vermeye ve karşı tarafın değirmenine su taşımaya yelteniyorlar.<br />
Ergenekon davasının ‘demokrasi’ getireceğini söyleyerek AKP’ye ‘devam’ diye cesaret vermek, 1 Mayıs mitinglerinde 1977 1 Mayıs’ında katledilenlerin sorumlularının bulunmasını AKP den istemek, bu çevrelerce sergilenen son zamanların şaheser davranışlarından bazılarıydı. Buna Anayasa değişikliğinde AKP yanlısı tutum da eklenince, tablo tamamlandı. ‘Saflık’ ihanete doğru doludizgin gitmektedir. <br />
Burada konu edineceğimiz ‘12 Eylül’le hesaplaşmayı AKP yapabilir mi’ sorusuna, ortalama vatandaş bilinci, tereddütsüz ‘hayır’ yanıtını verecektir. Ama bu çevreler, ortalama bilincin de gerisine düştükleri için, çoğunuz için ‘herkesin bildikleridir’ denecek bazı hatırlatmaları yapmam gerek.<br />
<br />
 ‘12 Eylül’le hesaplaşmak’ emperyalizmle hesaplaşmaktır.<br />
12 Eylül’le hesaplaşmayı başta Kenan Evren olmak üzere o zamanın darbecilerinin yargı önüne çıkarılmasından ibaret sayan ve bunu da bugünkü Hükümetten bekleyenler, bırakalım  hesaplaşmayı, 12 Eylül’ü kalıcılaştıran ve derinleştiren bir rol oynuyorlar.<br />
12 Eylül’le hesaplaşmak, emperyalizmle hesaplaşmaktır. Emperyalist programlara karşı vatanı savunmak ve milleti ayağa kaldırmaktır. Doludizgin uygulanan yıkım programına göğsünü siper etmektir. Kenan Evren’leri bu gerçeğin dışında değerlendirmek ve emperyalist programların bugünkü uygulayıcılarını göreve davet etmek, en hafifiyle saflık sayılır.<br />
12 Eylül’le hesaplaşmak, tam bağımsızlıktır, cumhuriyet devrimi rotasına yeniden dönmektir, Ergenekon saldırısına karşı siper olmaktır ve ülkemizin parçalanması çabasına karşı tekmil milleti emperyalizme karşı birleştirme gayretidir.<br />
 <br />
Amerika 12 Eylül darbesini neden yaptı?<br />
Yaşı elvermeyenler için hatırlatalım.<br />
70’li yılların ortalarına doğru yükselen anti-emperyalist rüzgar, Hükümetleri de önüne katmış, en ABD yanlısı Hükümeti dahi ABD’nin baskılarına direnmeye zorluyordu.<br />
Neler oldu o yıllarda;<br />
1-ABD ve İngiliz denetimindeki Kıbrıs’ın bir bölümü onların denetiminden kurtarıldı.<br />
2-Amerikan üsleri kapatıldı.<br />
3-Haşhaş yasağı kaldırıldı<br />
4-Sovyetler Birliği ile yapılan ekonomik anlaşmalar gereği İskenderun Demir-Çelik Fabrikası ve Seydişehir Alüminyum Tesislerinin de içinde bulunduğu 5 büyük fabrikanın yapılması gerçekleşti. <br />
ABD’ye ekonomik mahkumiyet kırılmaya, çok taraflı ilişkiler gelişmeye başladı.<br />
5-Ant-emperyalist sol rüzgar hızla güçlenmekteydi.<br />
1979 yılında İran’da Amerikan karşıtlarının yönetimi ele geçirmesinden sonra ise, Asya ve Ortadoğu’nun tamamen kendisine kapanacağını düşünen telaşla, Türkiye’yi hizaya getirme çabalarını hızlandırmış ve darbeye giden koşulları tırmandırmıştı.<br />
Bütün bunlar yüzünden, 12 Mart darbesine rağmen Türkiye’nin avuçlarından kaymaya başladığını düşünen ABD yöneticileri telaşlandılar ve harekete geçtiler.<br />
ABD sol direnci kırmak ve ABD güdümünden nispeten de olsa uzaklaşmayı ezmek için, komando kamplarını örgütlemiş ve eğittikleriyle iç çatışmaları ve kaosu başlatmış, aydınlardan başlayan cinayetler, 1 Mayıs Katliamı, alevi-sünni çatışması körüklemeyi amaçlayan Maraş, Sivas, Malatya ve Çorum katliamlarına kadar büyütmüştü tertiplerini.<br />
12 Eylül darbesini, bu gelişmelerin eseridir. bu gerçekleri unutarak değerlendirmeye kalkmak en hafif deyimle körlüktür. <br />
Hesap sormak ise, bu sürecin sorumlusu olan, başta ABD olmak üzere emperyalizmle ve onların işbirlikçileriyle olmalıdır.  <br />
<br />
12 Eylül’ darbesi, Amerika’nın amaçları için neler yaptı?<br />
1-‘Bizim oğlanlar başardı’ diye sevinç çığlıkları atan Amerikan yönetimi, daha ilk günlerde darbecilere, kapatılan Amerikan üslerini açtırdılar. <br />
Bu yetmezdi.<br />
2-Anti-emperyalist yükselişin ezilmesi gerekiyordu. <br />
Bütün Türkiye işkence üssü haline getirildi. Yüz binlerce kişi işkencelerden geçirildi. İdam sehpaları kuruldu. Milyonlarca kişi fişlendi. Korku devleti yaratıldı.<br />
3-Özel eğitimlerden geçirdikleri başta -Turgut Özal olmak üzere- Türk vatandaşı kökenlileri, 12 Eylül’cülere planlarını uygulamak için verdiler. <br />
Bağımsızlığın kalan kırıntılarının tasfiyesi, cumhuriyet, vatan ve bağımsızlık bilincinin çözülmesi için büyük bir kampanya başlattılar. <br />
Postmodern kültürün ve liberalizmin bütün renkleri, toplum hayatının bütün alanlarına pompalandı, çürüme hızlandırıldı.<br />
4- Devletin bütün olanakları tarikatlara sunuldu ve tarikatlar hızla güçlendirildiler. Devletin resmi görüşü, tarikatlara cirit atılacak ortam sağlanması için, Türk-İslam sentezi olarak değiştirildi. –AKP’nin kökleri buradadır-<br />
5-Bu da yetmezdi.<br />
Ulus bilincini çökertmek ve ulusal birliği parçalamak gerekirdi. Bölücülük ve PKK hızla güçlendirildi. Bunun önüne geçmek isteyen, İşçi Partisi, Uğur Mumcu ve Eşref Bitlis gibi kişi ve kurumlara karşı operasyonlar ve suikastlar düzenlendi.<br />
6-Tamamen kontrol altına aldıkları zamanlarda bile, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihsel birikiminin er geç patlama yapacağından endişe ettikleri için, çareyi, Türk devletini küçültmek, adım adım tasfiye ederek parçalamak ve bu uğurda önlerindeki büyük engellerden biri olan ulusal ekonomiyi hızla tasfiye etmek gerekiyordu.<br />
24 Ocak Kararlarıyla başlayan bu amaçlarını, sonradan çıkan bütün Partilerin amaçlarına yerleştirdiler ve Hükümete gelenlere hızla uygulattılar.<br />
7-ABD, bütün bunlara da güvenmeyerek, Türkiye’nin AB emperyalizmi ile de bağlanması, kıpırdayamaz hale getirilmesi ve emperyalizmin bu çökertme ve tasfiye programı karşısında başka arayışlara peşine düşemez hale getirilmesi gerekiyordu. Bu nedenle AB denetimine girişi hızlandırdılar.<br />
Devleti küçültme, piyasa ekonomisi, özelleştirme ve AB’ye girime çabasını, etkiledikleri bütün Partilerin ve Hükümetlerin ortak programı yaptılar.<br />
8- Ve bütün bunların toplamı olarak, Atatürk cumhuriyeti hızla yıkılmaya başlandı.  <br />
12 Eylül’le başlayan sürecin temel adımları bunlardır. <br />
Bütün bu emperyalist adımların, AKP Hükümetleri sırasında da hızlandırılarak sürdüğünü görmek mümkündür.<br />
12 Eylül’le hesaplaşmak, emperyalizmin rolünü görmeden ve bugünlere gelinmesini sağlayan temel sapmalar tespit etmeden yapılamaz. <br />
Aksi, sadece demagojidir, 12 Eylül’leri ve emperyalizmi güçlendirmektedir.<br />
<br />
AKP Hükümeti’ni getiren Amerikan darbesi ‘sol’ hala görmek istemiyor.<br />
90’lı yıllar, Sovyetler Birliği’nin de dağıtılmasından sonra, dünyanın yeniden Amerikan tahakkümüne alınması çabasında stratejik değişim ve atak yıllarıdır. Amerika ve pastadan pay almak isteyen Avrupa Birliği, 1. ve 2. emperyalist paylaşım savaşlarından sonra hızla çoğalan Ulus Devletleri tasfiye etmek, ulus devlet korumacılığını ortadan kaldırmak ve devletleri küçük parçalara bölerek dirençlerini çökertip sömürge yapmak için, büyük bir saldırıya geçtiler. <br />
Yugoslavya, Somali ve Afganistan işgalleri onlar için gerekli ve önemliydi, ama bu büyük amaç için önemli bir kolaylık sağlamıyordu. <br />
Düğüm Asya’ya açılan kapının çökertilmesiyle çözülecekti. Bu nedenle dikkatlerini ve çabalarını, Türkiye, Irak ve İran üçlüsüne yönelttiler. <br />
Daha zayıf gördükleri Irak’ı işgal ederek parçalamak ve parçalama sonrası oluşturacakları devletçiklerle domino taşı etkisi yaptırarak Türkiye ve İran’ı parçalamak... <br />
Bu amaç için Irakta yapılan işgal provaları o zamanki Ecevit Hükümetince onaylanmıyor, kurulması planlanan Kuzey Irak’taki devletin tanınması sağlanamıyor ve Ortadoğu ve Batı Akdeniz’in kontrolünde önemli bir askeri üs olmasını istedikleri Kıbrıs’tan, Türk Askerinin çıkarılması sağlanamıyordu.<br />
Bu amaçlar, ABD ve AB’nin bütün geleceğini belirleyecek temel sıçramalardı.<br />
Ama Ecevit-Bahçeli-Yılmaz Hükümeti, devletin tasfiyesi ve ekonominin çökertilmesi yolunda istenilen her şeyi yapmış olmalarına rağmen, Irak ve Kıbrıs konusunda mızıkçılık çıkarıyorlardı. <br />
O halde yeni bir 12 Eylül darbesine ihtiyaç vardı. Darbe süreci yeniden işlemeye başladı. <br />
Bilinen olayları hatırlayalım. <br />
-Refah Partisi parçalanarak AKP adıyla Parti kurduruldu.<br />
-Devlet Bahçeli’ye seçim tarihi açıklatıldı. <br />
-Kemal Derviş devreye sokularak DSP parçalandı.<br />
-Ecevit hastanede yanlış tedavilerle öldürülmek istedi.<br />
-Eş zamanlı olarak Kıbrıs’ı egemenlik altına alma çabasına direnen Rauf Denktaş hastalandırıldı ve hastanede öldürülmeye çalışıldı.<br />
-Basın üzerindeki etkiler kullanılarak AKP’nin Refah Partisi olmadığı ve değiştiği pompalandı ve yelkenlerine bütün rüzgarlar dolduruldu.<br />
-Seçim hileleriyle beraber AKP Hükümetinin yolu açıldı.<br />
-Milletvekili seçilme yasağı olan Tayyip Erdoğan’ın Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’le görüşmesi sağlandı ve sicili Devlet nezdinde temizlendi. Yolu açıldı.<br />
-Amerikan Büyükelçiliği Yüksek Seçim Kurulunu ziyaret ederek Siirt seçimleri iptal ettirildi ve Erdoğan Siirt’ten Meclise sokularak Başbakan yapıldı.<br />
Dört dörtlük Amerikan darbesi…<br />
Darbelerin sadece askerler tarafından yapılacağını sanan ve Askerlere yaptıranın da Amerika olduğunu görmek istemeyen ‘sol’ körlük, bütün bu olayları anlamaya ve tanımlama yeltenmiyorlar.<br />
<br />
AKP. 12 Eylül’le başlayan amacın sıçramalı devamıdır.<br />
2002 yılından emperyalistlerin emriyle yapılanları sıralamaya kalkmayacağım. Sayfalar dolusu liste yapmak mümkündür. Birkaç önemli gelişmeyi hatırlatmakla yetineceğim.<br />
1-AKP, Amerika geleceği için en önemli olay saydığı, Asya’ya doğru büyük emperyalist hamle yapmasında sıçrama merkezi olarak kullanmayı planladığı Irak’ın işgal edilmesi ve parçalanması sürecine, AKP Hükümeti tam destek verdi.<br />
Amerikan askerlerinin yasa dışı yollardan ülkemize yerleşmesine izin verdi ve bunu yasallaştırmak için olağanüstü çaba göstererek 1 Mart teskeresini Meclisten geçirmek istedi.<br />
2-Amerika’nın Irak’ı işgal ederek parçalamasından sonra oluşturduğu Kuzey Irak’taki devletin tanınması için bütün gayretleri sergiledi ve bu uğurda çeşitli tertipler düzenledi.<br />
3-DSP-MHP-ANAP Hükümetinin Bakanlar kurulu kararı almasına rağmen Meclisten geçirmeye ömrünün yetmediği, milletin ve devletin kanun yoluyla parçalanmasına olanak tanıyan ve bunun için emperyalist merkezlerin müdahalesini meşrulaştıran İkiz Yasalar, Meclis Kararı haline getirildi.<br />
4-AKP, Amerika ve Avrupa’nın askeri üs haline getirmek istediği Kıbrıs’tan Türk Ordusu’nun çıkarılması için emperyalist planlara tam destek verdi. <br />
‘Annan’ planlarına tam destek verdi, Rauf Denktaş’a karşı büyük yıpratma kampanyaları uyguladı.<br />
5- AKP, Türk üniter devletinin tasfiyesi için ‘Kamu Yönetimi Reformu’ adı verilen yasayı çıkaramayınca, yasanın parçalanmış hallerini torba tasarılarla saklayarak kanun haline getirdi ve devletin yetki ve olanaklarının eyalet sisteminin hazırlığı olan yerel yönetimler ve İl Özel İdarelerinin güçlendirilmesine sundu.<br />
6-1995 yılından beri Amerika’nın bölgedeki amaçlarına direnen Türk Ordusu’na karşı, 2002 yılından beri CIA merkezli büyük bir kampanyayı örgütledi ve sürdürüyor. <br />
Özetle Orduya boyun eğme ve vatansever görev bilincinin kırılarak Amerika’nın emrine sunulması çabası diye tarif edilecek bu gayret, her koldan, bütün hile ve tertiplerle sürdürülüyor.<br />
7-Amerikan aleyhtarlığının dünya şampiyonu düzeyine ulaşması ve Cumhuriyet mitingleriyle şaha kalkan anti-emperyalist bilincin çökertilmesi için, başta İşçi Partisi ve Ulusal Kanal olmak üzere, bu bilinç ve ayağa kalkışta katkısı olan her kurum ve kişinin ezilmesi için, bizzat CIA’nın denetiminde büyük bir operasyon başlattı ve devam ettiriyor.<br />
8-Cumhuriyetin bütün kurumları, bağımsızlığın ve devlet olmanın bütün direkleri özelleştirmelerle tasfiye ediliyor.<br />
Bu amaçla Devlete ait tarımsal ve sanayi kurumları hızla satıldı ve yabancıların egemenliğine sunuldu.<br />
9-Devletin bütün kurumları ele geçirilmeye çalışılıyor. <br />
Ordu ve Üniversitelerden sonra, amaçlarının önündeki son engel gördükleri yargının da geçirilmesi için Anayasa’yı değiştirmek istiyorlar.<br />
Ne yaparlarsa yapsınlar kapatılma korkusundan kurtulmak, Hakimlerin zapturapt altına alınması, Ordu komutanlarını sindirilmesi, Ordudan atılan Fethullahçıların geri dönmelerini sağlamak ve Anayasa mahkemesinin ele geçirilmek amacıyla başlatılan Anayasa’yı değiştirme gayreti.<br />
<br />
Anayasayı değiştirme gayreti, 12 Eylül’ü ülkeye çiviyle çakmaktır.<br />
AKP’yi 12 Eylül süreci yarattı. Hükümete gelmeleri 12 Eylül gibi yine bir Amerikan darbesiyle oldu. Hükümetleri boyunca da emperyalizmin amaçlarına hizmet ettiler.<br />
Bunca olayda emperyalizmi göremeyen körlük, AKP’nin 12 Eylül’den hesap soracağını bekleyen, eğer okumaları varsa, Anayasa değişikliğinin emperyalizmle hesaplaşmak için mi, yoksa emperyalist amaçlar için mi hazırlandığını anlamayacak olan körlük, masumane ‘körlük’ olarak adlandırılabilir mi, sizlerin takdirine bırakıyorum.<br />
 ‘Körlük parayla değil ya.’ Eski bir laftır. Ama şimdilerde AB fonlarından beslenince her şeyi görmemek mümkün olabiliyor.<br />
12 Eylül karanlığının devamı olan ve 12 Eylül’ü ülkeye çiviyle çakmak olan Anayasayı değiştirme gayretini, 12 Eylül’le hesaplaşma olarak adlandırmak, saflık ve körlük değilse, ihanettir.<br />
<br />
Not: Yazının devamında, Anayasa değişikliği ile emperyalistlerin amaçlarının ne kadar benzediğinin belgelerini sunacağım.<br />
Okuyucu Anayasa’nın Türkiye için mi, emperyalist amaçlar için mi değiştirilmek istendiğini belgelerle değerlendirebilecek. <br />
<br />
Mehmet AKKAYA<br />
21 Temmuz 2010]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[*Mehmet Akkaya'ya yayımlamama müsaade ettiği için teşekkürler.<br />
<br />
AKP’nin 12 Eylül’le hesaplaşmasını bekleyenlere cevap;<br />
‘12 Eylül’le hesaplaşmak’ emperyalizmle ve AKP Hükümetiyle hesaplaşmaktır.<br />
<br />
 ‘Saflık’ ihanete doğru doludizgin gitmektedir. <br />
12 Eylül’de referanduma sunulacak olan, Anayasa’da değişiklik içeren maddeleri savunan ve oylamada ‘Evet’ oyu verilmesini isteyenlerin en çok dillendirdikleri, bunun ‘12 Eylül’le hesaplaşma’ olduğudur. Kimi ‘sol’ çevrelerinde, bu kervanda seslerini yükselttikleri ve epeydir bindikleri Batı treninde bir vagon daha atladıklarını görmek ibret verici.<br />
 İhanet düzeyinde emperyalist Batı ile kaderini birleştiren dönek örgüt ve kişiler kadar, gerçeğe bağlılıklarını yitirdikleri için neredeyse her önemli sorunda AKP, AB, ABD ve PKK ile paralel yerlerden atışlar yapan saf  ‘solcu’ların toplumsal bilince zarar verdikleri ve karşı tarafa cephane ve malzeme verdikleri de açıktır.<br />
Türkiye’nin önemli dönemeçlerinden biri sayılacak olan Anayasa değişikliği konusunda da, gerçeğe bağlılık bir yana, gerçeği öğrenmeye dahi niyet etmeden, ‘sivil toplumcu’ her çalışmaya ‘demokrasi’ diye sarılan bir gayretkeşlikle, bir kez daha sola, devrim davasına, emperyalizm karşıtlığına ve vatansever kesimlere zarar vermeye ve karşı tarafın değirmenine su taşımaya yelteniyorlar.<br />
Ergenekon davasının ‘demokrasi’ getireceğini söyleyerek AKP’ye ‘devam’ diye cesaret vermek, 1 Mayıs mitinglerinde 1977 1 Mayıs’ında katledilenlerin sorumlularının bulunmasını AKP den istemek, bu çevrelerce sergilenen son zamanların şaheser davranışlarından bazılarıydı. Buna Anayasa değişikliğinde AKP yanlısı tutum da eklenince, tablo tamamlandı. ‘Saflık’ ihanete doğru doludizgin gitmektedir. <br />
Burada konu edineceğimiz ‘12 Eylül’le hesaplaşmayı AKP yapabilir mi’ sorusuna, ortalama vatandaş bilinci, tereddütsüz ‘hayır’ yanıtını verecektir. Ama bu çevreler, ortalama bilincin de gerisine düştükleri için, çoğunuz için ‘herkesin bildikleridir’ denecek bazı hatırlatmaları yapmam gerek.<br />
<br />
 ‘12 Eylül’le hesaplaşmak’ emperyalizmle hesaplaşmaktır.<br />
12 Eylül’le hesaplaşmayı başta Kenan Evren olmak üzere o zamanın darbecilerinin yargı önüne çıkarılmasından ibaret sayan ve bunu da bugünkü Hükümetten bekleyenler, bırakalım  hesaplaşmayı, 12 Eylül’ü kalıcılaştıran ve derinleştiren bir rol oynuyorlar.<br />
12 Eylül’le hesaplaşmak, emperyalizmle hesaplaşmaktır. Emperyalist programlara karşı vatanı savunmak ve milleti ayağa kaldırmaktır. Doludizgin uygulanan yıkım programına göğsünü siper etmektir. Kenan Evren’leri bu gerçeğin dışında değerlendirmek ve emperyalist programların bugünkü uygulayıcılarını göreve davet etmek, en hafifiyle saflık sayılır.<br />
12 Eylül’le hesaplaşmak, tam bağımsızlıktır, cumhuriyet devrimi rotasına yeniden dönmektir, Ergenekon saldırısına karşı siper olmaktır ve ülkemizin parçalanması çabasına karşı tekmil milleti emperyalizme karşı birleştirme gayretidir.<br />
 <br />
Amerika 12 Eylül darbesini neden yaptı?<br />
Yaşı elvermeyenler için hatırlatalım.<br />
70’li yılların ortalarına doğru yükselen anti-emperyalist rüzgar, Hükümetleri de önüne katmış, en ABD yanlısı Hükümeti dahi ABD’nin baskılarına direnmeye zorluyordu.<br />
Neler oldu o yıllarda;<br />
1-ABD ve İngiliz denetimindeki Kıbrıs’ın bir bölümü onların denetiminden kurtarıldı.<br />
2-Amerikan üsleri kapatıldı.<br />
3-Haşhaş yasağı kaldırıldı<br />
4-Sovyetler Birliği ile yapılan ekonomik anlaşmalar gereği İskenderun Demir-Çelik Fabrikası ve Seydişehir Alüminyum Tesislerinin de içinde bulunduğu 5 büyük fabrikanın yapılması gerçekleşti. <br />
ABD’ye ekonomik mahkumiyet kırılmaya, çok taraflı ilişkiler gelişmeye başladı.<br />
5-Ant-emperyalist sol rüzgar hızla güçlenmekteydi.<br />
1979 yılında İran’da Amerikan karşıtlarının yönetimi ele geçirmesinden sonra ise, Asya ve Ortadoğu’nun tamamen kendisine kapanacağını düşünen telaşla, Türkiye’yi hizaya getirme çabalarını hızlandırmış ve darbeye giden koşulları tırmandırmıştı.<br />
Bütün bunlar yüzünden, 12 Mart darbesine rağmen Türkiye’nin avuçlarından kaymaya başladığını düşünen ABD yöneticileri telaşlandılar ve harekete geçtiler.<br />
ABD sol direnci kırmak ve ABD güdümünden nispeten de olsa uzaklaşmayı ezmek için, komando kamplarını örgütlemiş ve eğittikleriyle iç çatışmaları ve kaosu başlatmış, aydınlardan başlayan cinayetler, 1 Mayıs Katliamı, alevi-sünni çatışması körüklemeyi amaçlayan Maraş, Sivas, Malatya ve Çorum katliamlarına kadar büyütmüştü tertiplerini.<br />
12 Eylül darbesini, bu gelişmelerin eseridir. bu gerçekleri unutarak değerlendirmeye kalkmak en hafif deyimle körlüktür. <br />
Hesap sormak ise, bu sürecin sorumlusu olan, başta ABD olmak üzere emperyalizmle ve onların işbirlikçileriyle olmalıdır.  <br />
<br />
12 Eylül’ darbesi, Amerika’nın amaçları için neler yaptı?<br />
1-‘Bizim oğlanlar başardı’ diye sevinç çığlıkları atan Amerikan yönetimi, daha ilk günlerde darbecilere, kapatılan Amerikan üslerini açtırdılar. <br />
Bu yetmezdi.<br />
2-Anti-emperyalist yükselişin ezilmesi gerekiyordu. <br />
Bütün Türkiye işkence üssü haline getirildi. Yüz binlerce kişi işkencelerden geçirildi. İdam sehpaları kuruldu. Milyonlarca kişi fişlendi. Korku devleti yaratıldı.<br />
3-Özel eğitimlerden geçirdikleri başta -Turgut Özal olmak üzere- Türk vatandaşı kökenlileri, 12 Eylül’cülere planlarını uygulamak için verdiler. <br />
Bağımsızlığın kalan kırıntılarının tasfiyesi, cumhuriyet, vatan ve bağımsızlık bilincinin çözülmesi için büyük bir kampanya başlattılar. <br />
Postmodern kültürün ve liberalizmin bütün renkleri, toplum hayatının bütün alanlarına pompalandı, çürüme hızlandırıldı.<br />
4- Devletin bütün olanakları tarikatlara sunuldu ve tarikatlar hızla güçlendirildiler. Devletin resmi görüşü, tarikatlara cirit atılacak ortam sağlanması için, Türk-İslam sentezi olarak değiştirildi. –AKP’nin kökleri buradadır-<br />
5-Bu da yetmezdi.<br />
Ulus bilincini çökertmek ve ulusal birliği parçalamak gerekirdi. Bölücülük ve PKK hızla güçlendirildi. Bunun önüne geçmek isteyen, İşçi Partisi, Uğur Mumcu ve Eşref Bitlis gibi kişi ve kurumlara karşı operasyonlar ve suikastlar düzenlendi.<br />
6-Tamamen kontrol altına aldıkları zamanlarda bile, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihsel birikiminin er geç patlama yapacağından endişe ettikleri için, çareyi, Türk devletini küçültmek, adım adım tasfiye ederek parçalamak ve bu uğurda önlerindeki büyük engellerden biri olan ulusal ekonomiyi hızla tasfiye etmek gerekiyordu.<br />
24 Ocak Kararlarıyla başlayan bu amaçlarını, sonradan çıkan bütün Partilerin amaçlarına yerleştirdiler ve Hükümete gelenlere hızla uygulattılar.<br />
7-ABD, bütün bunlara da güvenmeyerek, Türkiye’nin AB emperyalizmi ile de bağlanması, kıpırdayamaz hale getirilmesi ve emperyalizmin bu çökertme ve tasfiye programı karşısında başka arayışlara peşine düşemez hale getirilmesi gerekiyordu. Bu nedenle AB denetimine girişi hızlandırdılar.<br />
Devleti küçültme, piyasa ekonomisi, özelleştirme ve AB’ye girime çabasını, etkiledikleri bütün Partilerin ve Hükümetlerin ortak programı yaptılar.<br />
8- Ve bütün bunların toplamı olarak, Atatürk cumhuriyeti hızla yıkılmaya başlandı.  <br />
12 Eylül’le başlayan sürecin temel adımları bunlardır. <br />
Bütün bu emperyalist adımların, AKP Hükümetleri sırasında da hızlandırılarak sürdüğünü görmek mümkündür.<br />
12 Eylül’le hesaplaşmak, emperyalizmin rolünü görmeden ve bugünlere gelinmesini sağlayan temel sapmalar tespit etmeden yapılamaz. <br />
Aksi, sadece demagojidir, 12 Eylül’leri ve emperyalizmi güçlendirmektedir.<br />
<br />
AKP Hükümeti’ni getiren Amerikan darbesi ‘sol’ hala görmek istemiyor.<br />
90’lı yıllar, Sovyetler Birliği’nin de dağıtılmasından sonra, dünyanın yeniden Amerikan tahakkümüne alınması çabasında stratejik değişim ve atak yıllarıdır. Amerika ve pastadan pay almak isteyen Avrupa Birliği, 1. ve 2. emperyalist paylaşım savaşlarından sonra hızla çoğalan Ulus Devletleri tasfiye etmek, ulus devlet korumacılığını ortadan kaldırmak ve devletleri küçük parçalara bölerek dirençlerini çökertip sömürge yapmak için, büyük bir saldırıya geçtiler. <br />
Yugoslavya, Somali ve Afganistan işgalleri onlar için gerekli ve önemliydi, ama bu büyük amaç için önemli bir kolaylık sağlamıyordu. <br />
Düğüm Asya’ya açılan kapının çökertilmesiyle çözülecekti. Bu nedenle dikkatlerini ve çabalarını, Türkiye, Irak ve İran üçlüsüne yönelttiler. <br />
Daha zayıf gördükleri Irak’ı işgal ederek parçalamak ve parçalama sonrası oluşturacakları devletçiklerle domino taşı etkisi yaptırarak Türkiye ve İran’ı parçalamak... <br />
Bu amaç için Irakta yapılan işgal provaları o zamanki Ecevit Hükümetince onaylanmıyor, kurulması planlanan Kuzey Irak’taki devletin tanınması sağlanamıyor ve Ortadoğu ve Batı Akdeniz’in kontrolünde önemli bir askeri üs olmasını istedikleri Kıbrıs’tan, Türk Askerinin çıkarılması sağlanamıyordu.<br />
Bu amaçlar, ABD ve AB’nin bütün geleceğini belirleyecek temel sıçramalardı.<br />
Ama Ecevit-Bahçeli-Yılmaz Hükümeti, devletin tasfiyesi ve ekonominin çökertilmesi yolunda istenilen her şeyi yapmış olmalarına rağmen, Irak ve Kıbrıs konusunda mızıkçılık çıkarıyorlardı. <br />
O halde yeni bir 12 Eylül darbesine ihtiyaç vardı. Darbe süreci yeniden işlemeye başladı. <br />
Bilinen olayları hatırlayalım. <br />
-Refah Partisi parçalanarak AKP adıyla Parti kurduruldu.<br />
-Devlet Bahçeli’ye seçim tarihi açıklatıldı. <br />
-Kemal Derviş devreye sokularak DSP parçalandı.<br />
-Ecevit hastanede yanlış tedavilerle öldürülmek istedi.<br />
-Eş zamanlı olarak Kıbrıs’ı egemenlik altına alma çabasına direnen Rauf Denktaş hastalandırıldı ve hastanede öldürülmeye çalışıldı.<br />
-Basın üzerindeki etkiler kullanılarak AKP’nin Refah Partisi olmadığı ve değiştiği pompalandı ve yelkenlerine bütün rüzgarlar dolduruldu.<br />
-Seçim hileleriyle beraber AKP Hükümetinin yolu açıldı.<br />
-Milletvekili seçilme yasağı olan Tayyip Erdoğan’ın Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’le görüşmesi sağlandı ve sicili Devlet nezdinde temizlendi. Yolu açıldı.<br />
-Amerikan Büyükelçiliği Yüksek Seçim Kurulunu ziyaret ederek Siirt seçimleri iptal ettirildi ve Erdoğan Siirt’ten Meclise sokularak Başbakan yapıldı.<br />
Dört dörtlük Amerikan darbesi…<br />
Darbelerin sadece askerler tarafından yapılacağını sanan ve Askerlere yaptıranın da Amerika olduğunu görmek istemeyen ‘sol’ körlük, bütün bu olayları anlamaya ve tanımlama yeltenmiyorlar.<br />
<br />
AKP. 12 Eylül’le başlayan amacın sıçramalı devamıdır.<br />
2002 yılından emperyalistlerin emriyle yapılanları sıralamaya kalkmayacağım. Sayfalar dolusu liste yapmak mümkündür. Birkaç önemli gelişmeyi hatırlatmakla yetineceğim.<br />
1-AKP, Amerika geleceği için en önemli olay saydığı, Asya’ya doğru büyük emperyalist hamle yapmasında sıçrama merkezi olarak kullanmayı planladığı Irak’ın işgal edilmesi ve parçalanması sürecine, AKP Hükümeti tam destek verdi.<br />
Amerikan askerlerinin yasa dışı yollardan ülkemize yerleşmesine izin verdi ve bunu yasallaştırmak için olağanüstü çaba göstererek 1 Mart teskeresini Meclisten geçirmek istedi.<br />
2-Amerika’nın Irak’ı işgal ederek parçalamasından sonra oluşturduğu Kuzey Irak’taki devletin tanınması için bütün gayretleri sergiledi ve bu uğurda çeşitli tertipler düzenledi.<br />
3-DSP-MHP-ANAP Hükümetinin Bakanlar kurulu kararı almasına rağmen Meclisten geçirmeye ömrünün yetmediği, milletin ve devletin kanun yoluyla parçalanmasına olanak tanıyan ve bunun için emperyalist merkezlerin müdahalesini meşrulaştıran İkiz Yasalar, Meclis Kararı haline getirildi.<br />
4-AKP, Amerika ve Avrupa’nın askeri üs haline getirmek istediği Kıbrıs’tan Türk Ordusu’nun çıkarılması için emperyalist planlara tam destek verdi. <br />
‘Annan’ planlarına tam destek verdi, Rauf Denktaş’a karşı büyük yıpratma kampanyaları uyguladı.<br />
5- AKP, Türk üniter devletinin tasfiyesi için ‘Kamu Yönetimi Reformu’ adı verilen yasayı çıkaramayınca, yasanın parçalanmış hallerini torba tasarılarla saklayarak kanun haline getirdi ve devletin yetki ve olanaklarının eyalet sisteminin hazırlığı olan yerel yönetimler ve İl Özel İdarelerinin güçlendirilmesine sundu.<br />
6-1995 yılından beri Amerika’nın bölgedeki amaçlarına direnen Türk Ordusu’na karşı, 2002 yılından beri CIA merkezli büyük bir kampanyayı örgütledi ve sürdürüyor. <br />
Özetle Orduya boyun eğme ve vatansever görev bilincinin kırılarak Amerika’nın emrine sunulması çabası diye tarif edilecek bu gayret, her koldan, bütün hile ve tertiplerle sürdürülüyor.<br />
7-Amerikan aleyhtarlığının dünya şampiyonu düzeyine ulaşması ve Cumhuriyet mitingleriyle şaha kalkan anti-emperyalist bilincin çökertilmesi için, başta İşçi Partisi ve Ulusal Kanal olmak üzere, bu bilinç ve ayağa kalkışta katkısı olan her kurum ve kişinin ezilmesi için, bizzat CIA’nın denetiminde büyük bir operasyon başlattı ve devam ettiriyor.<br />
8-Cumhuriyetin bütün kurumları, bağımsızlığın ve devlet olmanın bütün direkleri özelleştirmelerle tasfiye ediliyor.<br />
Bu amaçla Devlete ait tarımsal ve sanayi kurumları hızla satıldı ve yabancıların egemenliğine sunuldu.<br />
9-Devletin bütün kurumları ele geçirilmeye çalışılıyor. <br />
Ordu ve Üniversitelerden sonra, amaçlarının önündeki son engel gördükleri yargının da geçirilmesi için Anayasa’yı değiştirmek istiyorlar.<br />
Ne yaparlarsa yapsınlar kapatılma korkusundan kurtulmak, Hakimlerin zapturapt altına alınması, Ordu komutanlarını sindirilmesi, Ordudan atılan Fethullahçıların geri dönmelerini sağlamak ve Anayasa mahkemesinin ele geçirilmek amacıyla başlatılan Anayasa’yı değiştirme gayreti.<br />
<br />
Anayasayı değiştirme gayreti, 12 Eylül’ü ülkeye çiviyle çakmaktır.<br />
AKP’yi 12 Eylül süreci yarattı. Hükümete gelmeleri 12 Eylül gibi yine bir Amerikan darbesiyle oldu. Hükümetleri boyunca da emperyalizmin amaçlarına hizmet ettiler.<br />
Bunca olayda emperyalizmi göremeyen körlük, AKP’nin 12 Eylül’den hesap soracağını bekleyen, eğer okumaları varsa, Anayasa değişikliğinin emperyalizmle hesaplaşmak için mi, yoksa emperyalist amaçlar için mi hazırlandığını anlamayacak olan körlük, masumane ‘körlük’ olarak adlandırılabilir mi, sizlerin takdirine bırakıyorum.<br />
 ‘Körlük parayla değil ya.’ Eski bir laftır. Ama şimdilerde AB fonlarından beslenince her şeyi görmemek mümkün olabiliyor.<br />
12 Eylül karanlığının devamı olan ve 12 Eylül’ü ülkeye çiviyle çakmak olan Anayasayı değiştirme gayretini, 12 Eylül’le hesaplaşma olarak adlandırmak, saflık ve körlük değilse, ihanettir.<br />
<br />
Not: Yazının devamında, Anayasa değişikliği ile emperyalistlerin amaçlarının ne kadar benzediğinin belgelerini sunacağım.<br />
Okuyucu Anayasa’nın Türkiye için mi, emperyalist amaçlar için mi değiştirilmek istendiğini belgelerle değerlendirebilecek. <br />
<br />
Mehmet AKKAYA<br />
21 Temmuz 2010]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Tarihsel İlerleme Tezi]]></title>
			<link>http://www.aydinuclar.com/Thread-Tarihsel-Ilerleme-Tezi</link>
			<pubDate>Thu, 22 Jul 2010 18:06:57 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.aydinuclar.com/Thread-Tarihsel-Ilerleme-Tezi</guid>
			<description><![CDATA[Marksistlere göre insanlar tarih boyunca iyiyi aramışlar ve zaman geçtikçe nesnel durum tarihsel sistemler için bir önceki sistemden insanlık için daha iyiye doğru bir gidişin göstergesidir.<span style="font-weight: bold;">Sorun şu peki bazı düşünürlerin söylediği gibi tarihsel ilerleme tezi ezilen sınıflar için hakim sınıflara karşı bir frenleyeci mi olmuştur?</span>Çünkü teze göre ne de olsa insanlık sürekli iyiye doğru gidecektir ve bu durum kaçınılmazdır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Marksistlere göre insanlar tarih boyunca iyiyi aramışlar ve zaman geçtikçe nesnel durum tarihsel sistemler için bir önceki sistemden insanlık için daha iyiye doğru bir gidişin göstergesidir.<span style="font-weight: bold;">Sorun şu peki bazı düşünürlerin söylediği gibi tarihsel ilerleme tezi ezilen sınıflar için hakim sınıflara karşı bir frenleyeci mi olmuştur?</span>Çünkü teze göre ne de olsa insanlık sürekli iyiye doğru gidecektir ve bu durum kaçınılmazdır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Tayyare Şamil kendisine verilen sözler tutulmadığı için Akp'ye küsmüş!]]></title>
			<link>http://www.aydinuclar.com/Thread-Tayyare-Samil-kendisine-verilen-sozler-tutulmadigi-icin-Akp-ye-kusmus</link>
			<pubDate>Thu, 22 Jul 2010 17:08:55 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.aydinuclar.com/Thread-Tayyare-Samil-kendisine-verilen-sozler-tutulmadigi-icin-Akp-ye-kusmus</guid>
			<description><![CDATA[Star gazetesi yazarı Şamil Tayyar, yazılarına açılan davaları gerekçe göstererek köşe yazılarını durdurduğunu açıkladı. <br />
<br />
Star gazetesinin Ankara Temsilciliği’ni yapan, aynı zamanda günlük köşe yazıları kaleme alan Şamil Tayyar, bir radyoya yaptığı açıklamalarda köşe yazılarını durdurduğunu duyurdu. <br />
<br />
En son 16 Temmuz Cuma günü köşe yazısı yazan ve yazısını “Hadi o zaman, bana eyvallah. Dinlenme zamanı” diye bitiren Şamil Tayyar, köşe yazılarını bırakmasını “kendisine dönük yargı kuşatmasına bir protesto” olarak niteledi. <br />
<br />
Hükümete sitemli olduğunu da ekleyen Tayyar, “Savunduğum değil, bazı konularda desteklediğim hükümetten bahsediyoruz. Bazılarının şahsımla ilgili negatif düşüncenin olduğunu zannediyorum. Bazıları Ergenekon'la ilgili yürüttüğümüz mücadeleden rahatsız olabilriler. Benim tasfiye edilmem onlar için bir tercih olabilir. Hükümetten bazılarının benimle birlikte gözükmeleri negatif olarak algılanabilir. Ben bir gazetenin Ankara Temsilcisi olarak hükümete ulaşamıyorum. Benden ürküyor olabilirler” dedi.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Star gazetesi yazarı Şamil Tayyar, yazılarına açılan davaları gerekçe göstererek köşe yazılarını durdurduğunu açıkladı. <br />
<br />
Star gazetesinin Ankara Temsilciliği’ni yapan, aynı zamanda günlük köşe yazıları kaleme alan Şamil Tayyar, bir radyoya yaptığı açıklamalarda köşe yazılarını durdurduğunu duyurdu. <br />
<br />
En son 16 Temmuz Cuma günü köşe yazısı yazan ve yazısını “Hadi o zaman, bana eyvallah. Dinlenme zamanı” diye bitiren Şamil Tayyar, köşe yazılarını bırakmasını “kendisine dönük yargı kuşatmasına bir protesto” olarak niteledi. <br />
<br />
Hükümete sitemli olduğunu da ekleyen Tayyar, “Savunduğum değil, bazı konularda desteklediğim hükümetten bahsediyoruz. Bazılarının şahsımla ilgili negatif düşüncenin olduğunu zannediyorum. Bazıları Ergenekon'la ilgili yürüttüğümüz mücadeleden rahatsız olabilriler. Benim tasfiye edilmem onlar için bir tercih olabilir. Hükümetten bazılarının benimle birlikte gözükmeleri negatif olarak algılanabilir. Ben bir gazetenin Ankara Temsilcisi olarak hükümete ulaşamıyorum. Benden ürküyor olabilirler” dedi.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ahmet Nesin - "Her gün 5 kilo üzüm Aköz'ün neyine yetmiyor?"]]></title>
			<link>http://www.aydinuclar.com/Thread-Ahmet-Nesin-Her-gun-5-kilo-uzum-Akoz-un-neyine-yetmiyor</link>
			<pubDate>Wed, 21 Jul 2010 22:45:10 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.aydinuclar.com/Thread-Ahmet-Nesin-Her-gun-5-kilo-uzum-Akoz-un-neyine-yetmiyor</guid>
			<description><![CDATA[AKP hükümeti geldiğinden bu yana Türkiye’de birileri birilerine “Demokrasi” dersi veriyor. Esasında ders de vermiyorlar, “Sen demokrat değilsin.” deyip geçiyorlar… Anayasa referandumundan önce de türban konusunda başlamıştı bu tartışma, ÖDP eski Genel Başkanı Ufuk Uras türbanlı öğrencilere karşı çıkanları anti-demokrat diye nitelemişti, aynı günlerde Murat Belge de biraz da bana yanıt vererek kardeşin kardeşi faşist olarak gördüğünü yazmıştı. Onlar kendi imzaladıkları bildirinin ve yazdıkları yazının arkasında durduklarına göre anti-demokrat ve faşist ben oluyordum. Kendimce yanıt verdim o yazılara, şimdi de anayasa referandumuyla ilgili olarak “Demokrat” dersleri ve tartışmaları çıktı. <br />
<br />
Esasında ben bu “Demokrat” tartışmalarını biyerlerden anımsıyorum, 12 Eylül sonrası verilen “Aydınlar Dilekçesi”nden sonra Kenan Evren “Vahdettin de aydındı ama vatan hainiydi.” demişti. Bunun üzerine Aziz Nesin Kenan Evren’e toplu dava açmak istemişti ama hem dilekçeyi imzalayanların hem de Türkiye Yazarlar Sendikası yönetim kurulu üyelerinin çoğu tırstığından davayı tek başına açmıştı. O günlerde tırsanlar şimdi “Demokrasi” dersleri veriyor, hem de AKP adına hem de ABD’li Soros adına, sanki hepsi birer maaşlı demokrat… İşte bu noktada sanki bu “Demokrasi” hocaları dönemin faşisti Kenan Evrn’lebirleşiyor gibi geliyor bana… <br />
<br />
Taraf Gazetesi’nde bu hafta Neşe Düzel Hasan Bülent Kahraman’la bir söyleşi yapmış. Söyleşiyi sanırım iki gün yazacağım ama beni en çok ilgilendiren bölüm şu: <br />
<br />
<br />
Neşe Düzel: Aydınlar da ikiye ayrıldı? Onların bir kısmı “hayır” diyor bir kısmı “evet.” Aydınlar niye bölündü? <br />
<br />
Hasan Bülent Kahraman: Gerçek aydınlar “evet” diyor. Sisteme entegre olmayı kendine varlık nedeni seçmiş olan aydınlar ise “hayır” diyor. Oysa sisteme entegre olmuş olan birine aydın denemez. Onlar sonuç itibarıyla ‘bürokrat aydın’dır. Çünkü aydın olmak, özgün, bağımsız ve muhalif olmaktır. Tabii şunu da açıklamak gerekir. <br />
<br />
Neşe Düzel: Neyi? <br />
<br />
Hasan Bülent Kahraman: AK Parti’ye taraf olmak, politikalarından olumlu gördüklerini desteklemek, aydınları sistemin bir parçası haline getirmiyor. Zaten dikkat edin, demokrat aydınlar, AK Parti’nin sistemle zıtlaşan politikalarını hep desteklediler. AK Parti sistemle bütünleştiğinde ise ondan uzaklaştılar. Mesela 2007 seçimlerinden sonra AK Parti’nin AB sürecinde frene basması, AK Parti’yle aydınlar arasında büyük bir kırılma yarattı. Şu asla unutulmamalı. Bir parti demokrat aydınlarla zıtlaşıp, bağını kopardıktan sonra artık iflah etmez. <br />
<br />
Neşe Düzel: Niye bazı aydınlar Anayasa değişikliğine “hayır” diyor? <br />
<br />
Hasan Bülent Kahraman: Bir bölümü, sistemin bugünkü haliyle devam etmesini istediği için “hayır” diyor. En vahim durumda olanlar bunlar. Diğer grup ise AK Parti’nin sosyo-politik gerçeğini bir türlü algılayamıyorlar. Onu hâlâ din devleti kurmak isteyen bir parti olarak onu niteliyorlar. <br />
<br />
Gerçek aydınlar, kim bu gerçek aydınlar, siz de benim gibi merak ediyor musunuz, Kur’an’daki bir ayeti –Onu da yanlış okuyarak- TC Anayasası’na almak isteyenler, daha önce şeriattan kapatılan partilerin üyeleri, eski başkanları hırsızlıktan hapis yatmış ve aynı davanın sanığı ve mahkemedaşına af getiren cumhurbaşkanı, İstanbul Belediye başkanlığı yaptığı süreden 3-4 davadan sanık bir başbakan (Bu davalar siyasi değil, dolandırıcılık-kalpazanlık-evrakta sahtekarlık), yine aynı dönemden sanık eski bir bakan, yüzde onluk barajı indirmeyenler, dokunulmazlığı kaldırmayanlar, küçük partileri mecliste kapatmak isteyenler, polise ağır silah almak isteyenler, Kur’an kurslarını ilkokul yaşına çekmek isteyenler, alkollü yerlere sınır çekmek isteyenler, istediğinde halka ve basına küfür eden, tehdit yollayan bir başbakan, içkiyle meyveyi karıştıran bir zır-cahil, Kürt açılımı deyip yüzlerce Kürdü tutuklatan bir hükümet, sizleri yani öz-hakiki-en gerçek aydınları Seda Sayan’la ve eski eşiyle aynı kefeye koyup Kürt açılımı toplantısı yapanlar, daha sayayım mı Hasan Bülent Kahraman, sen ve senin arkadaşlarının anladığı aydınlar bunlar işte… <br />
<br />
Burada sisteme entegre olmak isteyen siz misiniz yoksa ben miyim? Sisteme nasıl entegre olunur bana anlatır mısın lütfen, ne de olsa komacan bir hocasın, benden iyi bilirsin entegrasyonu, ben anlamam böyle şeylerden, sadece askeri ve sivil darbelere karşı çıkarım, darbe için asker gerekmediğini bilirim… <br />
<br />
AKP’nin AB’den uzaklaşması aydınlar arasında büyük bir kırılma noktası yaratmışmış, hadi canım sende, Yarı Milli Görüşçü yarı Gülen-Sorosçu AKP ne zaman AB’ye girmek istedi ki yada tersinden alalım istersen, AB ne zaman Türkiye’yi AB’ye almaya karar verdi? Belki vermiştir de sen ve senin gibi öz-hakiki-en gerçek aydınlar yazmayınca ben anlamadım. Altı ay kadar Almanya yada Fransa’da kalsanız AB’ye neden giremeyeceğimizi çok iyi anlarsınız. Oralarda hâlâ düğünler perde konarak, kadın-erkek ayrı yapılıyor, bunları görürsünüz. Emre Aköz’ün Erdoğan’ın yanında içki içmesine benzemez bu, adını ağzına alamazsın… Zaten Aköz’ün neyine yetmiyor hergün 5 kilo üzüm… <br />
<br />
Oralara kadar gitmeyin isterseniz, Istanbul’daki Adanalı, Ankaralı, Sıvaslı, Bayburtlu, Muşlu kahvelerine gidin, neden Istanbul’a entegre olamadıklarını bir araştırın yada Soros’un TESEV’ine bir araştırma yaptırın, ne çıkacak sonuç olarak… <br />
<br />
Ne güzel söylemişsin Kahraman “Çünkü aydın olmak, özgün, bağımsız ve muhalif olmaktır.” diye… Peki özür dileyerek ve haddim olmayarak soruyorum, nerede sizin özgünlüğünüz ve bağımsızlığınız. Hatta en çok da muhalifliğiniz, nasıl bir muhalifsiniz de hükümet yani devleti şu anda idare eden yerine devamlı muhalifin her çeşidine muhalifsiniz. Bu nasıl bir aydın duruşudur ki hükümeti destekliyor ve kalanına muhalif. <br />
İşte o yüzden yazının başlığını attım Hasan Bülent Kahraman, aydını Kenan Evren gibi tarif etme, bu ayıbı senin gibi öz-hakiki-en gerçek aydınlar bile kaldıramaz. AKP’nin sosyo-politik gerçeğiymiş, yukarıda saydıklarım sanırım biraz anlatıyor sana bu gerçeği… Kadın ve erkeği eşit görmediğini söyleyen bir başbakanın sosyo-ekonomik gerçeği neyse AKP’ninki de o kadar. Sosyo yapısı –Sözcük uysa da uymasa da- “Kürtlerden birer kadını kuma alın…” diyen kadardır, istediği kadar atsınlar partiden, o adam o partinin bişr gerçeği, ekonomik durumu da Erdoğan’ın, Unatkan’ın, Pepe’nin bugünkü mal varlığı kadar… <br />
<br />
Devam edeceğiz öz-hakiki-en gerçek demokrat ve aydın Hasan Bülent Kahraman… Daha bitmedi aydın ve demokrasi dersimiz… Pardon, sizin dersiniz, ben sadece bir öğrenci olarak özet çıkarıyorum… <br />
<br />
Kaynak: <br />
<a href="http://ahmetnesin.wordpress.com/2010/07/21/kenan-evren%e2%80%99den-farkin-olmali-hasan-bulent-kahraman/" target="_blank">http://ahmetnesin.wordpress.com/2010/07/...-kahraman/</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[AKP hükümeti geldiğinden bu yana Türkiye’de birileri birilerine “Demokrasi” dersi veriyor. Esasında ders de vermiyorlar, “Sen demokrat değilsin.” deyip geçiyorlar… Anayasa referandumundan önce de türban konusunda başlamıştı bu tartışma, ÖDP eski Genel Başkanı Ufuk Uras türbanlı öğrencilere karşı çıkanları anti-demokrat diye nitelemişti, aynı günlerde Murat Belge de biraz da bana yanıt vererek kardeşin kardeşi faşist olarak gördüğünü yazmıştı. Onlar kendi imzaladıkları bildirinin ve yazdıkları yazının arkasında durduklarına göre anti-demokrat ve faşist ben oluyordum. Kendimce yanıt verdim o yazılara, şimdi de anayasa referandumuyla ilgili olarak “Demokrat” dersleri ve tartışmaları çıktı. <br />
<br />
Esasında ben bu “Demokrat” tartışmalarını biyerlerden anımsıyorum, 12 Eylül sonrası verilen “Aydınlar Dilekçesi”nden sonra Kenan Evren “Vahdettin de aydındı ama vatan hainiydi.” demişti. Bunun üzerine Aziz Nesin Kenan Evren’e toplu dava açmak istemişti ama hem dilekçeyi imzalayanların hem de Türkiye Yazarlar Sendikası yönetim kurulu üyelerinin çoğu tırstığından davayı tek başına açmıştı. O günlerde tırsanlar şimdi “Demokrasi” dersleri veriyor, hem de AKP adına hem de ABD’li Soros adına, sanki hepsi birer maaşlı demokrat… İşte bu noktada sanki bu “Demokrasi” hocaları dönemin faşisti Kenan Evrn’lebirleşiyor gibi geliyor bana… <br />
<br />
Taraf Gazetesi’nde bu hafta Neşe Düzel Hasan Bülent Kahraman’la bir söyleşi yapmış. Söyleşiyi sanırım iki gün yazacağım ama beni en çok ilgilendiren bölüm şu: <br />
<br />
<br />
Neşe Düzel: Aydınlar da ikiye ayrıldı? Onların bir kısmı “hayır” diyor bir kısmı “evet.” Aydınlar niye bölündü? <br />
<br />
Hasan Bülent Kahraman: Gerçek aydınlar “evet” diyor. Sisteme entegre olmayı kendine varlık nedeni seçmiş olan aydınlar ise “hayır” diyor. Oysa sisteme entegre olmuş olan birine aydın denemez. Onlar sonuç itibarıyla ‘bürokrat aydın’dır. Çünkü aydın olmak, özgün, bağımsız ve muhalif olmaktır. Tabii şunu da açıklamak gerekir. <br />
<br />
Neşe Düzel: Neyi? <br />
<br />
Hasan Bülent Kahraman: AK Parti’ye taraf olmak, politikalarından olumlu gördüklerini desteklemek, aydınları sistemin bir parçası haline getirmiyor. Zaten dikkat edin, demokrat aydınlar, AK Parti’nin sistemle zıtlaşan politikalarını hep desteklediler. AK Parti sistemle bütünleştiğinde ise ondan uzaklaştılar. Mesela 2007 seçimlerinden sonra AK Parti’nin AB sürecinde frene basması, AK Parti’yle aydınlar arasında büyük bir kırılma yarattı. Şu asla unutulmamalı. Bir parti demokrat aydınlarla zıtlaşıp, bağını kopardıktan sonra artık iflah etmez. <br />
<br />
Neşe Düzel: Niye bazı aydınlar Anayasa değişikliğine “hayır” diyor? <br />
<br />
Hasan Bülent Kahraman: Bir bölümü, sistemin bugünkü haliyle devam etmesini istediği için “hayır” diyor. En vahim durumda olanlar bunlar. Diğer grup ise AK Parti’nin sosyo-politik gerçeğini bir türlü algılayamıyorlar. Onu hâlâ din devleti kurmak isteyen bir parti olarak onu niteliyorlar. <br />
<br />
Gerçek aydınlar, kim bu gerçek aydınlar, siz de benim gibi merak ediyor musunuz, Kur’an’daki bir ayeti –Onu da yanlış okuyarak- TC Anayasası’na almak isteyenler, daha önce şeriattan kapatılan partilerin üyeleri, eski başkanları hırsızlıktan hapis yatmış ve aynı davanın sanığı ve mahkemedaşına af getiren cumhurbaşkanı, İstanbul Belediye başkanlığı yaptığı süreden 3-4 davadan sanık bir başbakan (Bu davalar siyasi değil, dolandırıcılık-kalpazanlık-evrakta sahtekarlık), yine aynı dönemden sanık eski bir bakan, yüzde onluk barajı indirmeyenler, dokunulmazlığı kaldırmayanlar, küçük partileri mecliste kapatmak isteyenler, polise ağır silah almak isteyenler, Kur’an kurslarını ilkokul yaşına çekmek isteyenler, alkollü yerlere sınır çekmek isteyenler, istediğinde halka ve basına küfür eden, tehdit yollayan bir başbakan, içkiyle meyveyi karıştıran bir zır-cahil, Kürt açılımı deyip yüzlerce Kürdü tutuklatan bir hükümet, sizleri yani öz-hakiki-en gerçek aydınları Seda Sayan’la ve eski eşiyle aynı kefeye koyup Kürt açılımı toplantısı yapanlar, daha sayayım mı Hasan Bülent Kahraman, sen ve senin arkadaşlarının anladığı aydınlar bunlar işte… <br />
<br />
Burada sisteme entegre olmak isteyen siz misiniz yoksa ben miyim? Sisteme nasıl entegre olunur bana anlatır mısın lütfen, ne de olsa komacan bir hocasın, benden iyi bilirsin entegrasyonu, ben anlamam böyle şeylerden, sadece askeri ve sivil darbelere karşı çıkarım, darbe için asker gerekmediğini bilirim… <br />
<br />
AKP’nin AB’den uzaklaşması aydınlar arasında büyük bir kırılma noktası yaratmışmış, hadi canım sende, Yarı Milli Görüşçü yarı Gülen-Sorosçu AKP ne zaman AB’ye girmek istedi ki yada tersinden alalım istersen, AB ne zaman Türkiye’yi AB’ye almaya karar verdi? Belki vermiştir de sen ve senin gibi öz-hakiki-en gerçek aydınlar yazmayınca ben anlamadım. Altı ay kadar Almanya yada Fransa’da kalsanız AB’ye neden giremeyeceğimizi çok iyi anlarsınız. Oralarda hâlâ düğünler perde konarak, kadın-erkek ayrı yapılıyor, bunları görürsünüz. Emre Aköz’ün Erdoğan’ın yanında içki içmesine benzemez bu, adını ağzına alamazsın… Zaten Aköz’ün neyine yetmiyor hergün 5 kilo üzüm… <br />
<br />
Oralara kadar gitmeyin isterseniz, Istanbul’daki Adanalı, Ankaralı, Sıvaslı, Bayburtlu, Muşlu kahvelerine gidin, neden Istanbul’a entegre olamadıklarını bir araştırın yada Soros’un TESEV’ine bir araştırma yaptırın, ne çıkacak sonuç olarak… <br />
<br />
Ne güzel söylemişsin Kahraman “Çünkü aydın olmak, özgün, bağımsız ve muhalif olmaktır.” diye… Peki özür dileyerek ve haddim olmayarak soruyorum, nerede sizin özgünlüğünüz ve bağımsızlığınız. Hatta en çok da muhalifliğiniz, nasıl bir muhalifsiniz de hükümet yani devleti şu anda idare eden yerine devamlı muhalifin her çeşidine muhalifsiniz. Bu nasıl bir aydın duruşudur ki hükümeti destekliyor ve kalanına muhalif. <br />
İşte o yüzden yazının başlığını attım Hasan Bülent Kahraman, aydını Kenan Evren gibi tarif etme, bu ayıbı senin gibi öz-hakiki-en gerçek aydınlar bile kaldıramaz. AKP’nin sosyo-politik gerçeğiymiş, yukarıda saydıklarım sanırım biraz anlatıyor sana bu gerçeği… Kadın ve erkeği eşit görmediğini söyleyen bir başbakanın sosyo-ekonomik gerçeği neyse AKP’ninki de o kadar. Sosyo yapısı –Sözcük uysa da uymasa da- “Kürtlerden birer kadını kuma alın…” diyen kadardır, istediği kadar atsınlar partiden, o adam o partinin bişr gerçeği, ekonomik durumu da Erdoğan’ın, Unatkan’ın, Pepe’nin bugünkü mal varlığı kadar… <br />
<br />
Devam edeceğiz öz-hakiki-en gerçek demokrat ve aydın Hasan Bülent Kahraman… Daha bitmedi aydın ve demokrasi dersimiz… Pardon, sizin dersiniz, ben sadece bir öğrenci olarak özet çıkarıyorum… <br />
<br />
Kaynak: <br />
<a href="http://ahmetnesin.wordpress.com/2010/07/21/kenan-evren%e2%80%99den-farkin-olmali-hasan-bulent-kahraman/" target="_blank">http://ahmetnesin.wordpress.com/2010/07/...-kahraman/</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bizimkilerin ismini ağzınıza almayın sakın - İnönü Alpat]]></title>
			<link>http://www.aydinuclar.com/Thread-Bizimkilerin-ismini-agziniza-almayin-sakin-Inonu-Alpat</link>
			<pubDate>Wed, 21 Jul 2010 22:37:58 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.aydinuclar.com/Thread-Bizimkilerin-ismini-agziniza-almayin-sakin-Inonu-Alpat</guid>
			<description><![CDATA[Ne yaparsanız yapın; ister kelimler boğazınıza düğümlensin, ister sesiniz titresin, isterse konuşmanızı tamamlamaya elvermesin ruh haliniz. Ağlamak isterseniz hiç durmayın. Bize sökmez. Titreyen seslere, buğulu gözlere bakıp hülyalara dalmayacak kadar tanıyoruz her birinizi. Biliyoruz, ‘kirpiksiz sarı gözler gözümüze bakarken/ sırtımıza bir bıçak girebilir.’ <br />
<br />
Ve gözlerimizin içine baka baka kandırılmak tahmin edemeyeceğiniz kadar öfkelendiriyor bizleri. <br />
<br />
Öfkelendirir elbette. Çünkü onlar bizim arkadaşlarımız. Çünkü onların ismini ağzınıza almayı hiç hak etmiyorsunuz. <br />
<br />
Çünkü onlar Amerikan emperyalizmine, faşizme ve gericiliğe karşı oldukları için darağacına çıkarıldılar genç yaşta. Şimdi siz dönüp bakın kendinize. Siz nesiniz? <br />
Siz siz olun, arkadaşlarımızı bu ortaoyununa alet etmeyin. Memleket sathındaki tahkimatınızı pekiştirmek için başka argümanlar kullanın. Bizimkilerin ismini ağzınıza almayın sakın. <br />
<br />
Onların bütün hayatı, sizin gibilerle mücadele içinde geçti. Genç ömürlerini bağımsız ve demokratik bir Türkiye yolunda hiçe saydılar; şimdi dönüp bir de kendinize bakın. <br />
<br />
Necdet Adalı, ‘halklar birbirine kardeş olsun’ dedi; vasiyeti böyleydi. Siz özel ordu kurma peşindesiniz. <br />
<br />
Deniz Gezmiş bir yurtseverdi. Amerika’ya meydan okumuştu. Siz ‘gelmiş geçmiş en Amerikancı iktidar’ olarak geçtiniz kayıtlara. <br />
<br />
Erdal Eren 17 yaşında masum bir çocuktu; yaşını büyüterek astılar onu. Sizin yüz ifadeniz hakkında yorum yapmak dahi istemiyorum. <br />
<br />
Onları astılar; sizin iktidar yürüyüşünüz başladı. <br />
<br />
Onlar katledildiler; toplumla kurdukları bağ, sizlerin de çabasıyla kökünden koparıldı. <br />
<br />
Onların bulunduğu yoksul mahallere nasıl girebilirdi 12 Eylülcüler siz olmasanız. Onların ördüğü toplumsal dayanışma ilişkisi ancak sizin vasıtanızla ortadan kaldırılabilirdi; nitekim öyle oldu. <br />
<br />
Ağlamak mı istiyorsunuz; darbenin lideri Evren’in, ‘din komünizme karşı panzehir oldu bizim için’ mealindeki sözlerini dinleyin bir kez daha. Fethullah Gülen’in ‘din derslerini zorunlu hale getirdiği için 12 Eylül’ü destekledik’ şeklindeki sözlerini de hatırlayın. Bir de ondan sonra ağlamayı deneyin. Hem daha inandırıcı olursunuz hem sizlere dair bir gerçek daha görünür hale geçer; bir kamyon dolusu laf etmekten kurtulduğumuz için seviniriz buna. <br />
<br />
12 Eylül’ün bütün ekonomik, politik, sosyal sonuçlarının üzerine bina edilen iktidarın, anayasa değişikliği ile meşrulaştırılmaya çalışılmasına alet olmak istemiyor Necdet Adalı’nın arkadaşları. Diğer örnekleri bir kenara bırakalım, 12 Eylül döneminin ürünlerinden YÖK konusunda söylenenler ve yapılanlar arasındaki fark soru işaretlerini azaltıyor. Kürt sorununu “özel ordu” marifetiyle çözmek çabası soruları tamamen ortadan kaldırıyor. Ama daha çok da, savaş örgütünden söz eden birinin, Necdet Adalı’nın ismini anması ağrımıza gidiyor. <br />
<br />
Anayasa değişiklik paketine “evet” ya da “hayır” çıkmasından ziyade bununla ilgiliyiz biz. 12 Eylül’ün mağdurları olarak, 12 Eylül’ün “yürü ya kulum” dediklerinden demokrasi ve insanlık dersi duymak kaldırılabilir değil bizim için. <br />
Gelin bir anlaşma yapalım. Bir tek madde gösterin bize, yüreğimize su serpecek, Necdet’in, Erdal’ın o güzelim hatıralarına halel getirmeyecek, göğsümüzü gere gere “evet” diyelim değişikliğinize. Skora dönük bir anlamı olmayabilir bu tavrın; ama bilin ki 12 Eylül mağdurlarının desteği, yaşadığınız meşruluk sorununu bir kalemde çözebilir. <br />
Şimdi kalkıp, Kenan Evren’e yargı yolu açan ve ancak zaman aşımına uğradığı için bir anlamı olmayacak maddeyi hatırlatırsınız. Zaman aşımına uğramasa ne olacak sanki. Sorarım size, “binlerce Evren bir Adalı’ya değişilir mi? <br />
<br />
Daha başka sorularım da olabilir size, yanıtları bizce malum olan. Çünkü her şey o kadar sarih ki. Olmayan bir şeyi oldurmak, kime mahsustur, bu konuda sizin karşınıza geçip ahkâm kesemem. Olmayan bir şeyi oldurmaya çalışmayın, en kabul edilir ifadeyle; biz bunu yutmayız. <br />
<br />
Bir uyarım olacak: Necdet Adalı, Erdal Eren bu memleketin yasaları karşısında suçlu bulunup idam edildi. Bildiğim kadarıyla da itibarları iade edilmedi. Yani kürsüden “suçu ve suçluyu övmek fiilini” işlediniz. <br />
Son bir yıl içinde, demokrasi havarisi kesilen hükümetiniz döneminde aynı suçu işlediği için kaç insan içerde tutuluyor, kaç insan yargılanıyor haberiniz var mı? Danışmanlarınız hazırlasınlar dosyayı, iddianameleri de getirsinler önünüze. Mahkemeler, Mahir Çayan’ı, Deniz Gezmiş’i anma etkinliklerini “suçu ve suçluyu övmek fiili” kapsamında ele alıyor. Traji-komik bir durum mudur bu, yoksa bir çifte standart mı, yanıtı siz verin. <br />
<br />
Konuşmanızda, Ertuğrul Günay’ın da 12 Eylül mağduru olduğunu söylemişsiniz. Doğrudur. Sizinkiler dışında 12 Eylül mağduru olmayan yok ki. Günay’ı izliyoruz basından; Nazım Hikmet için harcadığı çabalara teşekkür etmek gerekiyor. Yine bir Nazım şiiriyle yapabiliriz bunu. <br />
<br />
<br />
“Kardeşler/ onlara sokakta rastlarsanız eğer/ ölümü görmüş gibi çevirin başınızı/ kirpiksiz sarı gözler gözünüze bakarken / arkadan sırtınıza bir bıçak girebilir/ onlar istiyorlar ki/ kara toprağın kalbi durana kadar / biz pazarda kelepir bir mal gibi satılalım/ kafamızın ışığını, gücümüzü kolumuzun/ ve dumanlanmağa başlayınca gözümüzün bakışı/ yavaşlayınca damarlarımızda kanın akışı/ karaya vurmuş balıklar gibi/ köprü altlarında yatalım/ 'Kardeşler/ onlara elleriniz dokunmuşsa eğer/ yedi tas su dökün ellerinize/ yırtarak bayramlık gömleğimi ben/ peşkir yaparım size/ biz, ayrı dillerde aynı şarkıyı okuyanlar/ biz, aynı yastıkta yatar gibi/ toprağa başlarını yan yana koyanlar/ biz, yüzümüzün derisi koyu açık yanmış diye/ saçlarımız ayrı ayrı boyanmış diye barsaklarımızı birbirimizin avucuna dökerek/ birbirimizin gırtlağını dişimizle sökerek gebereceğiz/ ve kadrolar parlatarak kara gömleklerinin beyaz kordonlarını/ gömecekler kadife koltuklara golf pantolonlarını/ 'Kardeşler/ onların adına benziyorsa eğer/ adınızı değiştirin/ vebanın girdiği kapıdan girin/ onların evine atmayın ayak/ onlar istiyorlar ki/ çift ağızlı baltalarıyla/ yuvarlansın kafalarımız önüne yarın/ o kara gömlekli beyaz kordonlu golf pantolonlu/ kadroların” <br />
<br />
Erdal Eren’in arkadaşları, anayasa değişiklik paketini böyle değerlendiriyor: Sırtımıza inen bir bıçak!]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Ne yaparsanız yapın; ister kelimler boğazınıza düğümlensin, ister sesiniz titresin, isterse konuşmanızı tamamlamaya elvermesin ruh haliniz. Ağlamak isterseniz hiç durmayın. Bize sökmez. Titreyen seslere, buğulu gözlere bakıp hülyalara dalmayacak kadar tanıyoruz her birinizi. Biliyoruz, ‘kirpiksiz sarı gözler gözümüze bakarken/ sırtımıza bir bıçak girebilir.’ <br />
<br />
Ve gözlerimizin içine baka baka kandırılmak tahmin edemeyeceğiniz kadar öfkelendiriyor bizleri. <br />
<br />
Öfkelendirir elbette. Çünkü onlar bizim arkadaşlarımız. Çünkü onların ismini ağzınıza almayı hiç hak etmiyorsunuz. <br />
<br />
Çünkü onlar Amerikan emperyalizmine, faşizme ve gericiliğe karşı oldukları için darağacına çıkarıldılar genç yaşta. Şimdi siz dönüp bakın kendinize. Siz nesiniz? <br />
Siz siz olun, arkadaşlarımızı bu ortaoyununa alet etmeyin. Memleket sathındaki tahkimatınızı pekiştirmek için başka argümanlar kullanın. Bizimkilerin ismini ağzınıza almayın sakın. <br />
<br />
Onların bütün hayatı, sizin gibilerle mücadele içinde geçti. Genç ömürlerini bağımsız ve demokratik bir Türkiye yolunda hiçe saydılar; şimdi dönüp bir de kendinize bakın. <br />
<br />
Necdet Adalı, ‘halklar birbirine kardeş olsun’ dedi; vasiyeti böyleydi. Siz özel ordu kurma peşindesiniz. <br />
<br />
Deniz Gezmiş bir yurtseverdi. Amerika’ya meydan okumuştu. Siz ‘gelmiş geçmiş en Amerikancı iktidar’ olarak geçtiniz kayıtlara. <br />
<br />
Erdal Eren 17 yaşında masum bir çocuktu; yaşını büyüterek astılar onu. Sizin yüz ifadeniz hakkında yorum yapmak dahi istemiyorum. <br />
<br />
Onları astılar; sizin iktidar yürüyüşünüz başladı. <br />
<br />
Onlar katledildiler; toplumla kurdukları bağ, sizlerin de çabasıyla kökünden koparıldı. <br />
<br />
Onların bulunduğu yoksul mahallere nasıl girebilirdi 12 Eylülcüler siz olmasanız. Onların ördüğü toplumsal dayanışma ilişkisi ancak sizin vasıtanızla ortadan kaldırılabilirdi; nitekim öyle oldu. <br />
<br />
Ağlamak mı istiyorsunuz; darbenin lideri Evren’in, ‘din komünizme karşı panzehir oldu bizim için’ mealindeki sözlerini dinleyin bir kez daha. Fethullah Gülen’in ‘din derslerini zorunlu hale getirdiği için 12 Eylül’ü destekledik’ şeklindeki sözlerini de hatırlayın. Bir de ondan sonra ağlamayı deneyin. Hem daha inandırıcı olursunuz hem sizlere dair bir gerçek daha görünür hale geçer; bir kamyon dolusu laf etmekten kurtulduğumuz için seviniriz buna. <br />
<br />
12 Eylül’ün bütün ekonomik, politik, sosyal sonuçlarının üzerine bina edilen iktidarın, anayasa değişikliği ile meşrulaştırılmaya çalışılmasına alet olmak istemiyor Necdet Adalı’nın arkadaşları. Diğer örnekleri bir kenara bırakalım, 12 Eylül döneminin ürünlerinden YÖK konusunda söylenenler ve yapılanlar arasındaki fark soru işaretlerini azaltıyor. Kürt sorununu “özel ordu” marifetiyle çözmek çabası soruları tamamen ortadan kaldırıyor. Ama daha çok da, savaş örgütünden söz eden birinin, Necdet Adalı’nın ismini anması ağrımıza gidiyor. <br />
<br />
Anayasa değişiklik paketine “evet” ya da “hayır” çıkmasından ziyade bununla ilgiliyiz biz. 12 Eylül’ün mağdurları olarak, 12 Eylül’ün “yürü ya kulum” dediklerinden demokrasi ve insanlık dersi duymak kaldırılabilir değil bizim için. <br />
Gelin bir anlaşma yapalım. Bir tek madde gösterin bize, yüreğimize su serpecek, Necdet’in, Erdal’ın o güzelim hatıralarına halel getirmeyecek, göğsümüzü gere gere “evet” diyelim değişikliğinize. Skora dönük bir anlamı olmayabilir bu tavrın; ama bilin ki 12 Eylül mağdurlarının desteği, yaşadığınız meşruluk sorununu bir kalemde çözebilir. <br />
Şimdi kalkıp, Kenan Evren’e yargı yolu açan ve ancak zaman aşımına uğradığı için bir anlamı olmayacak maddeyi hatırlatırsınız. Zaman aşımına uğramasa ne olacak sanki. Sorarım size, “binlerce Evren bir Adalı’ya değişilir mi? <br />
<br />
Daha başka sorularım da olabilir size, yanıtları bizce malum olan. Çünkü her şey o kadar sarih ki. Olmayan bir şeyi oldurmak, kime mahsustur, bu konuda sizin karşınıza geçip ahkâm kesemem. Olmayan bir şeyi oldurmaya çalışmayın, en kabul edilir ifadeyle; biz bunu yutmayız. <br />
<br />
Bir uyarım olacak: Necdet Adalı, Erdal Eren bu memleketin yasaları karşısında suçlu bulunup idam edildi. Bildiğim kadarıyla da itibarları iade edilmedi. Yani kürsüden “suçu ve suçluyu övmek fiilini” işlediniz. <br />
Son bir yıl içinde, demokrasi havarisi kesilen hükümetiniz döneminde aynı suçu işlediği için kaç insan içerde tutuluyor, kaç insan yargılanıyor haberiniz var mı? Danışmanlarınız hazırlasınlar dosyayı, iddianameleri de getirsinler önünüze. Mahkemeler, Mahir Çayan’ı, Deniz Gezmiş’i anma etkinliklerini “suçu ve suçluyu övmek fiili” kapsamında ele alıyor. Traji-komik bir durum mudur bu, yoksa bir çifte standart mı, yanıtı siz verin. <br />
<br />
Konuşmanızda, Ertuğrul Günay’ın da 12 Eylül mağduru olduğunu söylemişsiniz. Doğrudur. Sizinkiler dışında 12 Eylül mağduru olmayan yok ki. Günay’ı izliyoruz basından; Nazım Hikmet için harcadığı çabalara teşekkür etmek gerekiyor. Yine bir Nazım şiiriyle yapabiliriz bunu. <br />
<br />
<br />
“Kardeşler/ onlara sokakta rastlarsanız eğer/ ölümü görmüş gibi çevirin başınızı/ kirpiksiz sarı gözler gözünüze bakarken / arkadan sırtınıza bir bıçak girebilir/ onlar istiyorlar ki/ kara toprağın kalbi durana kadar / biz pazarda kelepir bir mal gibi satılalım/ kafamızın ışığını, gücümüzü kolumuzun/ ve dumanlanmağa başlayınca gözümüzün bakışı/ yavaşlayınca damarlarımızda kanın akışı/ karaya vurmuş balıklar gibi/ köprü altlarında yatalım/ 'Kardeşler/ onlara elleriniz dokunmuşsa eğer/ yedi tas su dökün ellerinize/ yırtarak bayramlık gömleğimi ben/ peşkir yaparım size/ biz, ayrı dillerde aynı şarkıyı okuyanlar/ biz, aynı yastıkta yatar gibi/ toprağa başlarını yan yana koyanlar/ biz, yüzümüzün derisi koyu açık yanmış diye/ saçlarımız ayrı ayrı boyanmış diye barsaklarımızı birbirimizin avucuna dökerek/ birbirimizin gırtlağını dişimizle sökerek gebereceğiz/ ve kadrolar parlatarak kara gömleklerinin beyaz kordonlarını/ gömecekler kadife koltuklara golf pantolonlarını/ 'Kardeşler/ onların adına benziyorsa eğer/ adınızı değiştirin/ vebanın girdiği kapıdan girin/ onların evine atmayın ayak/ onlar istiyorlar ki/ çift ağızlı baltalarıyla/ yuvarlansın kafalarımız önüne yarın/ o kara gömlekli beyaz kordonlu golf pantolonlu/ kadroların” <br />
<br />
Erdal Eren’in arkadaşları, anayasa değişiklik paketini böyle değerlendiriyor: Sırtımıza inen bir bıçak!]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[12 Eylül mağdurları Erdoğan'ın kartına inanmaz]]></title>
			<link>http://www.aydinuclar.com/Thread-12-Eylul-magdurlari-Erdogan-in-kartina-inanmaz</link>
			<pubDate>Tue, 20 Jul 2010 23:35:14 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.aydinuclar.com/Thread-12-Eylul-magdurlari-Erdogan-in-kartina-inanmaz</guid>
			<description><![CDATA[Başbakan Erdoğan'ın "12 Eylül ile hesaplaşacağız" açıklamasına 12 Eylül mağduru Nilgün Soydan Türkler'den yanıt geldi. 12 Eylül'e giden yolda öldürülen DİSK Kurucu Başkanı Kemal Türkler'in kızı Nilgün Soydan, "Erdoğan ağzımıza bir parmak bal çalarak evet oyu alamaz bizden" dedi. <br />
<br />
İSTANBUL- Başbakan Erdoğan'ın 12 Eylül'ün mağduriyetine ilişkin konuşmasına ilk tepki Nilgün Soydan Türkler'den geldi. <br />
<br />
Nilgün Soydan ile Kemal Türkler davası öncesinde görüştük. Soydan, Erdoğan'ın "12 Eylül ile hesaplaşacağız" açıklamasını samimi bulmadığını söyledi. Soydan, "Sadece referandum ile ilgili değil, hiçbir açıklamasını samimi bulmuyorum. Ondan korktuğu için yanında sigara içemeyen çevresindeki bakanları da samimi bulmuyorum" dedi. <br />
<br />
"Referanduma elbette hayır diye oy kullanacağız" diyen Nilgün Soydan, AKP'ye şöyle seslendi: <br />
<br />
"Hükümetten düştükten sonra yüce divanlarda sürünürken ihtiyacı olacak olan zemini yaratmak için hazırladığı kısmen değiştirilmiş o maddelerle birlikte sunmasın referanduma. 12 Eylül ile ilgili maddeyi ayrı sunsun, kendisi için yaptığı maddeleri ayrı sunsun. Bak bakalım o zaman nasıl çıkıyor. <br />
<br />
Biz akıllı insanlarız. Erdoğan'ın ağzımıza bir parmak bal çalarak 12 Eylül mağdurlarına da şöyle oldu, böyle oldu diyerek, onların mağduriyetini kullanarak... Bakın bir Başbakan olmasına karşın, kendisinin gelecekte vereceği hesaptan sıyrılmak için bir dönemin mağdurlarını kullanıyor. O nedenle hayır diyeceğim. Umarım hiçbir mağdur Erdoğan'ın açtığı bu karta inanmaz ve farklı oy kullanmaz. Erdoğan'ın bizden alacağı evet oyu yoktur. <br />
<br />
12 Eylül mağduru olmamızı bize karşı kullanmaya kalkıyor. Bir Başbakan olarak o makamı tutan bir insanın böyle birşeyi kullanmasını da büyük bir ayıpla karşılıyorum." <br />
<br />
Kaynak: etha]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Başbakan Erdoğan'ın "12 Eylül ile hesaplaşacağız" açıklamasına 12 Eylül mağduru Nilgün Soydan Türkler'den yanıt geldi. 12 Eylül'e giden yolda öldürülen DİSK Kurucu Başkanı Kemal Türkler'in kızı Nilgün Soydan, "Erdoğan ağzımıza bir parmak bal çalarak evet oyu alamaz bizden" dedi. <br />
<br />
İSTANBUL- Başbakan Erdoğan'ın 12 Eylül'ün mağduriyetine ilişkin konuşmasına ilk tepki Nilgün Soydan Türkler'den geldi. <br />
<br />
Nilgün Soydan ile Kemal Türkler davası öncesinde görüştük. Soydan, Erdoğan'ın "12 Eylül ile hesaplaşacağız" açıklamasını samimi bulmadığını söyledi. Soydan, "Sadece referandum ile ilgili değil, hiçbir açıklamasını samimi bulmuyorum. Ondan korktuğu için yanında sigara içemeyen çevresindeki bakanları da samimi bulmuyorum" dedi. <br />
<br />
"Referanduma elbette hayır diye oy kullanacağız" diyen Nilgün Soydan, AKP'ye şöyle seslendi: <br />
<br />
"Hükümetten düştükten sonra yüce divanlarda sürünürken ihtiyacı olacak olan zemini yaratmak için hazırladığı kısmen değiştirilmiş o maddelerle birlikte sunmasın referanduma. 12 Eylül ile ilgili maddeyi ayrı sunsun, kendisi için yaptığı maddeleri ayrı sunsun. Bak bakalım o zaman nasıl çıkıyor. <br />
<br />
Biz akıllı insanlarız. Erdoğan'ın ağzımıza bir parmak bal çalarak 12 Eylül mağdurlarına da şöyle oldu, böyle oldu diyerek, onların mağduriyetini kullanarak... Bakın bir Başbakan olmasına karşın, kendisinin gelecekte vereceği hesaptan sıyrılmak için bir dönemin mağdurlarını kullanıyor. O nedenle hayır diyeceğim. Umarım hiçbir mağdur Erdoğan'ın açtığı bu karta inanmaz ve farklı oy kullanmaz. Erdoğan'ın bizden alacağı evet oyu yoktur. <br />
<br />
12 Eylül mağduru olmamızı bize karşı kullanmaya kalkıyor. Bir Başbakan olarak o makamı tutan bir insanın böyle birşeyi kullanmasını da büyük bir ayıpla karşılıyorum." <br />
<br />
Kaynak: etha]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Erdal Eren'in adını ağzına alma Başbakan!]]></title>
			<link>http://www.aydinuclar.com/Thread-Erdal-Eren-in-adini-agzina-alma-Basbakan</link>
			<pubDate>Tue, 20 Jul 2010 23:32:59 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.aydinuclar.com/Thread-Erdal-Eren-in-adini-agzina-alma-Basbakan</guid>
			<description><![CDATA[Başbakan Erdoğan, Meclis grup toplantısında 12 Eylül'de yapılacak referandumda anayasa değişiklik paketine neden 'evet' denmesi gerektiğini anlatmak için 12 Eylül döneminde idam edilen gençlerin mektuplarını okudu. <br />
<br />
Erdoğan, değişiklik paketini savunmak için Erdal Eren'in, Necdet Adalı'nın da isimlerini kullanmaktan çekinmedi... <br />
<br />
Referandum propagandasını "12 Eylül ile hesaplaşma" iddiası üzerine kuran Başbakan, 8 yıllık iktidar dönemi boyunca işçilere, muhaliflere, Kürt siyasetçilere, taş atan çocuklara, aydınlara karşı "tavizsiz" tutumunu gözlerden kaçırarak, yine tek başına demokrasi havariliğine soyundu... <br />
<br />
Solda yer alan partilerin, sendikaların, sivil toplum örgütlerinin Anayasa değişiklik paketine karşı 'hayır' ve 'boykot' ekseninde buluşması karşısında "Anayasa paketine evet demiyorsan, 12 Eylül'ü desteklersin" sakat mantığıyla ucuz propagandasını şiirlerle süsleyen Başbakan, Meclis grup toplantısındaki şovunu gözyaşlarıyla tamamladı. <br />
<br />
İşte Erdoğan'ın konuşmasındaki o bölümler: <br />
<br />
Buradan ah Diyarbakır Cezaevi'nin dili olsa da konuşsa... Diyarbakır Cezaevi'nin dili yok. Keşke 12 Eylül'de orada yatan bazı MHP yöneticileri vicdanlarının sesine kulak vererek dürüstçe konuşsa... Evet tam 30 yıl sonra yine bir 12 Eylül günü bu işkencelerle milletçe hesaplaşacağız. Gencecik ölümlerle hesaplaşacağız. Zamansız vedalarla hesaplaşacağız. Gencecik idam edilen Mustafa'nın 'Allah'ından bulurlar' dediği 12 Eylül 2010 günüdür.... <br />
<br />
Hüseyin Karamahmutoğlu Mamak'ta başına vurulan dipçikle dünyaya veda etti. Bu zulümlerin bu insanlık dışı uygulamaların en yakın şahitlerinden mağdurlarından bir tanesi de Kültür ve Turizm Bakanımız Ertuğrul Günay. 12 Eylül'de vefat eden babasının cenazesine dahi katılamadı. Rahmetli Türkeş'in 12 Eylül sonrası yaşadıklarından hiç bahsetmiyorum. 1992 yılında verdiği bir röportajda merhum Türkeş, DYP-SHP koalisyonuna neden güvenoyu verdiklerini şöyle açıklıyor: 12 Eylül Anayasası'na değiştireceklerine dair söz verdiler. 12 Eylül bize mağduriyetler getirmişlerdir. Ah Mamak Cezaevi'nin dili olsa da bize tabutlukları C-5'leri anlatsa... <br />
<br />
Bir başka isim Erdal Eren, daha 17 yaşındayken tutuklandı. 18 yaşından küçük olmasına rağmen idam edildi. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu'nun Mamak'ta çektiği işkenceleri ve cezaevinden yazdığı şu dizeleri onun da edebiyete intikal ettiğinde unutmadı: Huzur dolu içimizde ben sonsuzluğu düşünüyorum/Ey sonsuzluğun sahibi sana ulaşmak istiyorum/Durun güneşimi kapatmayın/ Beton çok soğuk üşüyorum. <br />
<br />
12 Eylül cuntasının ölüm kararlarını nasıl verdiğini biliyorsunuz değil mi? Bir bu yandan bir o yandan? 12 Eylülcüler asılan bir solcuyla denge kurmak için bir de sağcı idam etmek istediler. Necdet Adalı'dan birkaç saat sonra Mustafa Pehlivanoğlu daraağacına yürüdü. Mustafa'dan geriye şu satırlar kaldı: Sevgili anneciğim ve babacağım. Sizler beni bu yaşa kadar yetiştirdiniz. Benim sizlere karşı işlemiş olduğum hataları affedin. Hakkınızı helal edin. Ben sizlerin evladı olarak Cenab-ı Hakkın ve onun resülünün yolundan ayrılmadım. Alın yazımız böyle yazılmış. Ben de kardeşim Haydar gibi Allah'ın huzuruna çıkacağım. Eğer cezam varsa suçumu çekmeye hazırım. Bir yanlış varsa idam edenler Allah'ından bulsunlar. Hakkım varsa hepinize helal olsun, siz de helal edin. Son olarak abime, yengeme <br />
<br />
Ölümü Özledim Anne! <br />
Kendisini arayan mahkeme reisi Necdet Adalı'nın masum olduğunu iddia etti. Necdet Adalı asılarak idam edildi. Şair Nevzat Çelik'in şiiri bu zamansız ölümü resmediyor. Gerçekten çok duygusal: Beni burada arama anne/Kapıda adımı sorma/Saçlarına yıldız düşmüş koparma anne ağlama/Kaç zamandır yüzüm traşlı gözlerim şafak bekledim/Uzarken ellerim kirişte/Ölümü özledim anne yaşamak isterken delice... Necdet Adalı 12 Eylül cuntasının idam ettiği ilk gençti... <br />
<br />
Kaynak: Birgün]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Başbakan Erdoğan, Meclis grup toplantısında 12 Eylül'de yapılacak referandumda anayasa değişiklik paketine neden 'evet' denmesi gerektiğini anlatmak için 12 Eylül döneminde idam edilen gençlerin mektuplarını okudu. <br />
<br />
Erdoğan, değişiklik paketini savunmak için Erdal Eren'in, Necdet Adalı'nın da isimlerini kullanmaktan çekinmedi... <br />
<br />
Referandum propagandasını "12 Eylül ile hesaplaşma" iddiası üzerine kuran Başbakan, 8 yıllık iktidar dönemi boyunca işçilere, muhaliflere, Kürt siyasetçilere, taş atan çocuklara, aydınlara karşı "tavizsiz" tutumunu gözlerden kaçırarak, yine tek başına demokrasi havariliğine soyundu... <br />
<br />
Solda yer alan partilerin, sendikaların, sivil toplum örgütlerinin Anayasa değişiklik paketine karşı 'hayır' ve 'boykot' ekseninde buluşması karşısında "Anayasa paketine evet demiyorsan, 12 Eylül'ü desteklersin" sakat mantığıyla ucuz propagandasını şiirlerle süsleyen Başbakan, Meclis grup toplantısındaki şovunu gözyaşlarıyla tamamladı. <br />
<br />
İşte Erdoğan'ın konuşmasındaki o bölümler: <br />
<br />
Buradan ah Diyarbakır Cezaevi'nin dili olsa da konuşsa... Diyarbakır Cezaevi'nin dili yok. Keşke 12 Eylül'de orada yatan bazı MHP yöneticileri vicdanlarının sesine kulak vererek dürüstçe konuşsa... Evet tam 30 yıl sonra yine bir 12 Eylül günü bu işkencelerle milletçe hesaplaşacağız. Gencecik ölümlerle hesaplaşacağız. Zamansız vedalarla hesaplaşacağız. Gencecik idam edilen Mustafa'nın 'Allah'ından bulurlar' dediği 12 Eylül 2010 günüdür.... <br />
<br />
Hüseyin Karamahmutoğlu Mamak'ta başına vurulan dipçikle dünyaya veda etti. Bu zulümlerin bu insanlık dışı uygulamaların en yakın şahitlerinden mağdurlarından bir tanesi de Kültür ve Turizm Bakanımız Ertuğrul Günay. 12 Eylül'de vefat eden babasının cenazesine dahi katılamadı. Rahmetli Türkeş'in 12 Eylül sonrası yaşadıklarından hiç bahsetmiyorum. 1992 yılında verdiği bir röportajda merhum Türkeş, DYP-SHP koalisyonuna neden güvenoyu verdiklerini şöyle açıklıyor: 12 Eylül Anayasası'na değiştireceklerine dair söz verdiler. 12 Eylül bize mağduriyetler getirmişlerdir. Ah Mamak Cezaevi'nin dili olsa da bize tabutlukları C-5'leri anlatsa... <br />
<br />
Bir başka isim Erdal Eren, daha 17 yaşındayken tutuklandı. 18 yaşından küçük olmasına rağmen idam edildi. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu'nun Mamak'ta çektiği işkenceleri ve cezaevinden yazdığı şu dizeleri onun da edebiyete intikal ettiğinde unutmadı: Huzur dolu içimizde ben sonsuzluğu düşünüyorum/Ey sonsuzluğun sahibi sana ulaşmak istiyorum/Durun güneşimi kapatmayın/ Beton çok soğuk üşüyorum. <br />
<br />
12 Eylül cuntasının ölüm kararlarını nasıl verdiğini biliyorsunuz değil mi? Bir bu yandan bir o yandan? 12 Eylülcüler asılan bir solcuyla denge kurmak için bir de sağcı idam etmek istediler. Necdet Adalı'dan birkaç saat sonra Mustafa Pehlivanoğlu daraağacına yürüdü. Mustafa'dan geriye şu satırlar kaldı: Sevgili anneciğim ve babacağım. Sizler beni bu yaşa kadar yetiştirdiniz. Benim sizlere karşı işlemiş olduğum hataları affedin. Hakkınızı helal edin. Ben sizlerin evladı olarak Cenab-ı Hakkın ve onun resülünün yolundan ayrılmadım. Alın yazımız böyle yazılmış. Ben de kardeşim Haydar gibi Allah'ın huzuruna çıkacağım. Eğer cezam varsa suçumu çekmeye hazırım. Bir yanlış varsa idam edenler Allah'ından bulsunlar. Hakkım varsa hepinize helal olsun, siz de helal edin. Son olarak abime, yengeme <br />
<br />
Ölümü Özledim Anne! <br />
Kendisini arayan mahkeme reisi Necdet Adalı'nın masum olduğunu iddia etti. Necdet Adalı asılarak idam edildi. Şair Nevzat Çelik'in şiiri bu zamansız ölümü resmediyor. Gerçekten çok duygusal: Beni burada arama anne/Kapıda adımı sorma/Saçlarına yıldız düşmüş koparma anne ağlama/Kaç zamandır yüzüm traşlı gözlerim şafak bekledim/Uzarken ellerim kirişte/Ölümü özledim anne yaşamak isterken delice... Necdet Adalı 12 Eylül cuntasının idam ettiği ilk gençti... <br />
<br />
Kaynak: Birgün]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yeni Bir Kitap: "Ricat Eden Cumhuriyet" - Okan İrketi]]></title>
			<link>http://www.aydinuclar.com/Thread-Yeni-Bir-Kitap-Ricat-Eden-Cumhuriyet-Okan-Irketi</link>
			<pubDate>Tue, 20 Jul 2010 15:18:45 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.aydinuclar.com/Thread-Yeni-Bir-Kitap-Ricat-Eden-Cumhuriyet-Okan-Irketi</guid>
			<description><![CDATA[Selamlar arkadaşlar, yeni yayımlanan bir kitabın linkini gönderiyorum: <a href="http://www.idefix.com/kitap/ricat-eden-cumhuriyet-okan-irketi/tanim.asp?sid=WC2E2N6D7E5EE7NIMOCC" target="_blank">http://www.idefix.com/kitap/ricat-eden-c...5EE7NIMOCC</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Selamlar arkadaşlar, yeni yayımlanan bir kitabın linkini gönderiyorum: <a href="http://www.idefix.com/kitap/ricat-eden-cumhuriyet-okan-irketi/tanim.asp?sid=WC2E2N6D7E5EE7NIMOCC" target="_blank">http://www.idefix.com/kitap/ricat-eden-c...5EE7NIMOCC</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[öylece kal sessizce]]></title>
			<link>http://www.aydinuclar.com/Thread-oylece-kal-sessizce</link>
			<pubDate>Tue, 20 Jul 2010 14:41:03 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.aydinuclar.com/Thread-oylece-kal-sessizce</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;">öylece kal sessizce <br />
<br />
öylece kal diyorum sessizce dinle rüzgârın şarkısını <br />
bir uçurumun kenarındayım <br />
arkamda kocaman çınar ağaçları <br />
ve ben gölgesinde rüyalardayım <br />
aşağıda kayalarla sevişiyor dalgalar <br />
bekliyor beni deniz, kendimi bırakmamı bekliyor <br />
<br />
hiç düşünmeden bırakacaksın kendini boşluğa, boğulacaksın <br />
terk edip de bedenini yükselirken göğe <br />
seyredeceksin yeryüzünü, balıklara yem olacaksın <br />
gocunmayacaksın, çünkü her öldüğünde yeniden dirileceğini bilerek öleceksin <br />
bambaşka bir diyarda bambaşka bir biçimde yeniden filizlenip yeşereceksin, <br />
<br />
birinin bakışları ki kalbine mızrak olup saplanacak <br />
öylece kal diyeceksin kendine sessizce, ama yapamayacaksın <br />
çünkü eylemliliğin bir akarsu misali çılgınlığı gerektiriyor, <br />
seveceksin belki daha fazla sevileceksin <br />
bozuk ve kirli bir düzene rağmen seveceksin <br />
<br />
bütün hilekarlıklara, sevgisizliklere, savaşlara <br />
ve kötülüklere inat yüreği sevgi dolu nesiller yetiştireceksin <br />
sevmeyi öğreteceksin önce sevilmenin değerini bilmeleri için <br />
ve ahlak sahibi olmalarını sağlayacaksın bütün ahlaksızlıklara rağmen <br />
kafalarında kırk tilki dolanan insanlığını yitirmiş çakallara karşı <br />
dürüstlükle mücadele etmeyi öğreteceksin, <br />
<br />
her yenilişinde yeniden ayağa kalkıp onurunla mücadele etmeyi bileceksin <br />
kazanamayacak olsan dahi değerlerin uğruna savaşmayı şiar edineceksin <br />
ve bir gün yorulursan ve Azrail’in busesine susadıysan, <br />
öylece kal sessizce dinle rüzgarın şarkısını… <br />
<br />
mustafa recep <br />
<br />
20.07.2010 </div>
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<a href="http://mustafarecep54.blogspot.com/2010/07/oylece-kal-sessizce.html" target="_blank">http://mustafarecep54.blogspot.com/2010/...sizce.html</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;">öylece kal sessizce <br />
<br />
öylece kal diyorum sessizce dinle rüzgârın şarkısını <br />
bir uçurumun kenarındayım <br />
arkamda kocaman çınar ağaçları <br />
ve ben gölgesinde rüyalardayım <br />
aşağıda kayalarla sevişiyor dalgalar <br />
bekliyor beni deniz, kendimi bırakmamı bekliyor <br />
<br />
hiç düşünmeden bırakacaksın kendini boşluğa, boğulacaksın <br />
terk edip de bedenini yükselirken göğe <br />
seyredeceksin yeryüzünü, balıklara yem olacaksın <br />
gocunmayacaksın, çünkü her öldüğünde yeniden dirileceğini bilerek öleceksin <br />
bambaşka bir diyarda bambaşka bir biçimde yeniden filizlenip yeşereceksin, <br />
<br />
birinin bakışları ki kalbine mızrak olup saplanacak <br />
öylece kal diyeceksin kendine sessizce, ama yapamayacaksın <br />
çünkü eylemliliğin bir akarsu misali çılgınlığı gerektiriyor, <br />
seveceksin belki daha fazla sevileceksin <br />
bozuk ve kirli bir düzene rağmen seveceksin <br />
<br />
bütün hilekarlıklara, sevgisizliklere, savaşlara <br />
ve kötülüklere inat yüreği sevgi dolu nesiller yetiştireceksin <br />
sevmeyi öğreteceksin önce sevilmenin değerini bilmeleri için <br />
ve ahlak sahibi olmalarını sağlayacaksın bütün ahlaksızlıklara rağmen <br />
kafalarında kırk tilki dolanan insanlığını yitirmiş çakallara karşı <br />
dürüstlükle mücadele etmeyi öğreteceksin, <br />
<br />
her yenilişinde yeniden ayağa kalkıp onurunla mücadele etmeyi bileceksin <br />
kazanamayacak olsan dahi değerlerin uğruna savaşmayı şiar edineceksin <br />
ve bir gün yorulursan ve Azrail’in busesine susadıysan, <br />
öylece kal sessizce dinle rüzgarın şarkısını… <br />
<br />
mustafa recep <br />
<br />
20.07.2010 </div>
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<a href="http://mustafarecep54.blogspot.com/2010/07/oylece-kal-sessizce.html" target="_blank">http://mustafarecep54.blogspot.com/2010/...sizce.html</a>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>